Tatsız bir konu ama, ben sanatçı değilim. ‘The show must go on…’ ; perde kalkmalı falan, beceremem.

*

Babam öldüğünde 87 yaşındaydı, yolboyu neredeyse bütün arkadaşlarını kaybetmişti. Onları çok özlüyordu. Bizden her birinin bir fotoğrafını istemişti. Onlara bakar, onlarla konuşurdu. Arkadaş (ve daha da korkuncu tabii kardeş) ölümünü “Yandan, boşluğuna yersin yumruğu. Canını çok yakar, nefesini keser, sersem gibi olursun…” diye anlatırdı.

Doğrusu ve ne yazık ki ben de bilirim o acıyı. Sıralı ölümler dışında, çok genç yaşta bir kuzenimi kaybettim. Kenan öğrenci olayları sırasında vurulduğunda daha 18 yaşındaydı. Çok canım yandı. 40 yılı geçti, hatırlamadığım, düşündükçe boğazımın düğümlenmediği gün yok. Sonra, yol boyu, çok arkadaşım gitti gencecik. Kimi trafik kazası, çoğu hastalık.

Salı sabahı da, Meir‘im ellerimin arasından kayıp gitti. Hastalığının ortaya çıkmasıyla ölmesi 2 ay bile sürmedi. Bu arada (iyi ki) sık sık görüştük ve, sanki ayrılacağımızı bilirmişiz gibi, birbirimizin tadını çıkardık.

En son, çarşamba günü hastane odasında baş başa kaldık. Sohbet ettik (gene din ve felsefe konuştuk, inancımız ve inançsızlığımız, dinî duygularımız ve duygusuzluğumuz birbirine o kadar tersti ve hiçbir konuda anlaşamadığımız konusunda o kadar iyi anlaşıyorduk ki, tadına doyulmaz sohbetler ve tartışmalar yapıyorduk. Meir son derece bilgili, inançlı ve fakat hoş görülü bir Yahudi idi. Beni biliyorsunuz.); birlikte bir kitap yazmaya karar verdik (ben Hıristiyanlığın Yahudiliğe bakışını yazacaktım, o da Yahudiliğin Hıristiyanlığa bakışını); güldük (ayıptır söylemesi mesela ona, kolunda serumla tuvalete kadar gitmesin diye, ördek tuttum ‘Bana bak sakın kimseye söyleme’ diye sıkı sıkı tembih etti bana); bana eski ve yeni şiirlerinden okudu; karımla konuşurken telefonu istedi, “Bak senin için yazdım” diye ona bir şiir okudu. Keyiflendi. Ayrılırken, yalvarmama rağmen “Cumartesi mutlaka kızının düğününe geleceğim” diye tutturdu.

Gelemedi. Kötüydü, doktorlar izin vermedi.

Düğün telaşı, sonra yurt dışından gelenleri bir haftalığına Bozcaada’ya götürdüm. Ama tatilin tadını çıkaramadım. Daha ikinci gün Meir fenalaştı, ertesi gün yoğun bakıma alındı, ertesi gün uyutuldu.

Ve sanki benim İstanbul’a dönmemi bekledi ölmek için. Salı sabahı 2.30’da…

O gece yatağa girmeden başımı gökyüzüne çevirdim, dua etmeyen ben (inançlı dostlarım affetsin) “Ey Meir’in Yahve’si; eğer varsan ve eğer söylediğin kadar güçlüysen, ona buna mucize yapacağına yap bir mucize Meir’imi kurtar!” diye dua ettim. İşe yaramadı.

Tevrat’ın tanrısı kıskançtır, bencildir. Sevgili kulunu yanına aldı, diye düşünmek istiyorum.

Çünkü benim kardeşim, dostum, arkadaşım eşsiz bir İNSAN’dı. Kâmil bir insandı, anlayan anlar ne demek istediğimi. Sonra romantikti, şairdi, yüreği tertemizdi, güler yüzlüydü, her zaman yapıcıydı, yumuşacıktı, sıcacıktı. Ve son derece kültürlüydü…

Daha 2 gün oldu, ama o kadar çok özledim ki onu… Bugün babamı daha iyi anlıyorum.

 

 

(*) Alphonse de Lamartine’in bir mısrasıdır. Şiir çevirmek çok zordur. Mealen “Bir insan eksilir ve etrafınızda hiç kimse kalmamış gibi olur” demektir. Ukalalık olsun diye Fransızca yazmadım, kardeşim hem şairdi hem de çok iyi Fransızca bilirdi.