SD – Ahmet, geçenlerde bir tvit attın sen, “Hayatımın bu döneminde daha çok sinemaya ihtiyacım var.” dedin.  Bir takipçin (@artemizguler) “ben de diziye sardım” diye cevap verdi. Lafa karıştım: “Ben de kült romanlara…”

Bunu söyledikten sonra neyi fark ettim biliyor musun?

Çok seveceğimi bilerek aldığım, epeydir başucumda bekleyen ve ilk 15-20 sayfasını büyük bir heyecan ve keyifle okuduğum iki kitabı sonraya bırakıp, peşpeşe (pazar günü 2 küçük kitap bitirmişim mesela) edebiyat okumaya, özellikle de şimdiye kadar ihmal ettiğim kimi kült romanları okumaya sarmışım  son zamanlarda.

Ertelediğim kitaplar, Yuval Noah Harari’nin Sapiens’i ve David Eagleman’ın Incognito’su. Biri bugün insan adını verdiğimiz maymun türünün hikayesini; diğeri de bugün insan dediğimiz türün artık pek kullanmadığı beynin hikayesini anlatıyor.

İkisi de okurken beni, insan psikolojisi hakkında, insanın düşünüş ve davranış biçimleri hakkında, toplum hakkında, toplum sorunları üzerinde düşünmeye sevk edecek türden araştırma kitapları.

Galiba Ahmet, canım artık bu tür kitapları okumak, bu konuları düşünmek istemiyor.

Onun yerine kurgu kitaplar, özellikle de roman okuma ihtiyacı duyuyorum. Sanki gerçeklerden kaçmak, kurguya, başkalarının hayat ve hikayelerine sığınmak istiyorum.

*

Daha önce seninle burada sözünü ettik. Halkın duyarlı kesimi (öküzler hallerinden memnun) toplu bir depresyon süreci yaşıyor. ‘Panik atak’ şikayetiyle gittiği psikiyatr, yakınım genç bir kadına şöyle bir tavsiyede bulundu: “Haberleri izleme bir müddet. Sosyal medyaya, Twitter’a falan gir ama, abartma, yazılan her şeyi okuma, biraz ara ver…” Sanıyorum bu tespit ve semptomatik tedavi yöntemi toplum olarak bizim için de geçerli.

Zaten ne yapıyoruz? Sosyal medyada tepki veriyoruz.

Zaten iletişimde olduğumuz, takipleştiğimiz insanlar bizim kafamızda insanlar. Onun için her sosyal ve siyasal olayda – ki maşallah olaysız gün yok – birbirimizi gaza getiren aynı tepkileri, aynı cümlelerle tekrarlamakla yetiniyoruz. Karşı tarafın takip etmediği için görmediği, görse de algılamadığı ve iplemediği (aksine sinsi bir keyif aldığı) beyhude tepkiler.

Sadece sosyal medya değil, bütün sosyal çevrelerde aynı şeyler konuşuluyor, aynı tepkiler veriliyor, aynı cümleler kuruluyor; herkes birbirinin dediğini tekrar ve teyit edip benzer hatta aynı cümlelerle aynı şeyleri söylüyor. Bir işe de halta da yaramıyor.

Önceleri bu, en azından gazımızı almaya yarıyordu. Kendi kendine küfretmek gibi bir şey. Artık işe yaramıyor.  Sosyal medya ‘toplu mastürbasyon’ mecrası haline geldi. Ne güzel laf geçirdik, ne biçim sövdük, nasıl da tepki koyduk. Eee?

Ben sıkıldım. Bunalmaktan bunaldım.

*

Geçenlerde Twitter’da ve Facebook’ta bir yazı geziyordu, patlamalara tepki olarak “Bir insan ölmüyor. (…) Umut ölüyor. Umudu öldürüyorsunuz.” diyordu. Kırmamak için cevap vermedim, yoksa “A be salaklar, teröristin ve faşistin hedefi zaten düşünen bireylerin ve halkın umudunu kırmaktır, teslimiyet yaratmaktır, toplumu ‘tonik hareketsizlik’ (*) durumuna düşürmektir…” diyesim vardı.

Ne bu oyuna gelmek istiyorum, ne de çaresizliğimi göstererek ‘karşı tarafı’ mutlu etmek istiyorum.

Bu kahvehane tadındaki iletişim ve ruh hali beni entelektüel olarak (bu benzetmeyi senden çaldım) ‘aşağı çekiyor’ hissine kapıldım. Bunu aşmak için ‘yok saymak’ daha iyi ve daha haysiyetli bir tutum.

*

Sizi ve yarattığınız terör ve psikolojik çöküntü ortamını, sizin ifadenizle ‘yok hükmünde’ sayıyorum ve sizi adam yerine koyup kızmaya ve cevap vermeye tenezzül etmiyorum.

Bu direnmediğim, ‘sivil ve medenî itaatsizlik’ etmediğim anlamına gelmez. Ama kızgınlığımı ve çaresizliğimi gösterip sizi mutlu etmeyeceğim ve, tepkimi ve dolayısıyla nerede, ne yapacağımı kestirme imkanını da size vermeyeceğim.

Hadi ordan yallah!…

 

 

(*)Köpekbalıklarını sırt üstü çevirirseniz uyku durumuna geçerler, buna ‘tonik hareketsizlik’ adı verilir.

 

AE – Bilinen şeyler ama söyleyeceğim.. 1929 büyük buhranı sonrasında Hollywood müzikalleri patlamıştı. İnsanlar -bugün bize tuhaf gelen- o neredeyse konusuz filmlerle kendilerini uyuşturuyorlardı.

Hitler’in hava kuvvetlerinin Londra’yı her gün bombaladığı 1940 Temmuz’undan sonraki yıllarda şu meşhur Baby Boomers dedikleri nüfus patlaması olmuştu. Benzer bir şeyi şu anda Suriyeli mültecilerde görüyoruz.

‘Prohibition era’ dedikleri, Amerikada 1920-1933 yılları arasındaki içki yasağı dönemi, yeraltı eğlencesinin (speakeasy’ler) ve klasik jazz’ın altın dönemiydi.

Yeşilçam seks furyası diye bir dönem vardır; genellikle 1975-1981 arası olarak kabul edilir. Sağ-sol kavgasının, anarşinin en yoğun olduğu zamanlara denk gelir.

Düdüklü tencerenin içindeki basınç, içeride iyice sıkışmaya başladıktan sonra nereden yer bulursa oradan çıkmaya başlar.

Hah biz de artık o durumdayız.

İç basıncımız bir yol arıyor!

Twitter’ın öfke, üzüntü, tepki ritüelleri basıncı iyice artırıyor.

Karşı davranış olarak, biz Serdar’la, insanlığın daha önce denediği yoldan gitmek istiyoruz. Geçmişte kimisi müzikale vurmuş. Kimisi jazz’a sığınmış. Kendi hayatlarımızda bebek yapma niyetimiz yok ama bunalmak da yok.

Bebek ve jazz yerine, ikimizin de ‘iyi’ olduğu yerler var. Mesela Serdar müthiş bir kitap okuyucusudur. Doludur. Ben sinema kurduyum. Damak zevki konularına takla attırırım. Bunlara dair o kadar çok söyleyecek şeyimiz var ki..

Ama her zaman yaptığımız diyalog formatında olmaz, şöyle olur: Ayrı ayrı içimizden koptuğu gibi bastırırız. İsteyen ötekine sorar, takılır, kurcalar. Herkes keyfine göre derine indikçe iner. Birbirimizin konusuyla istediğimiz zaman ve istediğimiz kadar ilgileniriz.

Birbirine yer açarak konuşmaya devam eden iki insan.. yani yeni SADE.

Hani kendi blogumdan sinema ve yemek yazılarımı sildiğim için bana kızanlar olmuştu. Şimdi anlaştık mı? İşte o yazılar geri dönecek. Hem de daha sık.

Bu, bilmediğimiz kadar sürecek bir dönemi kolaylaştırmak için düşündüğümüz bir akıl oyunu.

Ruhen daha dibe gitmeyi reddediyoruz.

Sadece normal insanlar gibi konuşacağız tamam mı?