Olamaz mı? Peş peşe iki sinema yazısı birden yazamaz mıyım?

Önce Manchester by the sea.

Şaşmaz arkadaş.. yönetmen filmin her şeyidir, hep ondan başlarım: Kenneth Lonergan. 62’li. Yahudi bir psikiyatrist anneyle, İrlandalı bir doktor babanın Bronx’da büyümüş çocuğu. Mesleğinin en olgun çağında. Esas gücü oyun yazarlığından geliyor (zaten eğitimi de bu). Erken zamanlarında metin yazarlığı yapmış. Pulitzer gibi önemli ödüllere 5 defa aday gösterilmişliği var. Bence bu filmle adını bu sene Oscar’da duyabiliriz (Akademi jürisi La La Land takıntısından kendini kurtarabilirse).

Film, sıradan bir film değil. Sağlam bir ‘deneme’ okuyor gibi hissettim. Anlatım şablonlarından uzak. Hatta, acaba dedim, oyuncuları bir dereceye kadar serbest mi bıraktı?

Her ânında abartısızlık olan 2 saat.

Sanki amatörce gerçek hayatlar sinemaya yansıtılmış gibi.

Sinema gibi olmayan sinema.

Bağırmayan hüzün. Hayal etmesi seyirciye bırakılmış hüzün.

Öyle etkileyici ayrıntılar vardı ki, insan daha sonra düşününce, o sahneyi senaryoya koyarken, o ânın duygusunu ne kadar iyi yansıttığını düşünüyor.

Seyredenler için söyleyeyim: Donmuş tavuk.. çomakla toprağı yoklama.. abi-kardeşin ex karılarının yeni hayatlarındaki kaybolmuşlukları.. Casey Affleck’in en sinirli anlarında bile şahane cevapları..

Hadi müthiş amca-yeğenin fotoğrafıyla bitireyim.