O sabah şehrin üstüne kara bulutlar çökmüştü. Kapkaranlık. Gece gibi. Yağmur, fırtına… Üsküdar’ı gene sel basmıştı. Deniz nere kara nere belli değil. Arabalar suları yara yara ilerliyor; insanlar, ellerinde fırtınadan ters yüz olmuş şemsiye yahut kafalarına geçirdikleri bir naylon torba, dizlerine kadar suyun içinde hoplaya zıplaya otobüslere motorlara koşuyorlardı.

O sıralar ben hem çalışıp hem okuyorum. Kadir amcam bana İETT’den bir torpil patlattı, sağ olsun, bi’ şöförlük ayarladı, haftanın dört günü hatta çıkıyorum. Sözleşmeliyim ama 139’a vermişler. Bir hafta Üsküdar-Ağva, bir hafta Üsküdar-Şile çalışıyorum. Bi’ 139 bi’ 139A yani.

Hatırlıyorum çünkü boktan bir gündü. 7.15 için bekliyorum. Kızıymış, arkasından itip otobüse bindirdi.

– Kardeşim Şile di mi?
– Evet abla, Ağva.
– Bu son durağa gidecek, aklı bi’ gidip bi’ geliyo, yolda bir yerde inmesin göz kulak ol Allah rızası için, kaybolur maybolur Alimallah…

Kadının ‘bu’ dediği, krem rengi takım elbisesi ıslanınca kahverengiye dönmüş, seyrek saçlarından ve kocaman burnundan sular damlayan bir ihtiyar amca.

– Abla, bir sürü yolcu iniyo biniyo, ben bilemem kim indi kim bindi…
– Neyse işte bi’şey olmaz, telefonu var, adı madı yazılı cebinde. (Adama döndü) Baba, anladın di’mi, son durağa kadar gidiyosun, sonra…
– Tamam kızım, tamam, anladım merak etme.
– Sakın inme bak otobüsten, kaybolursun maybolursun, başıma büsbütün dert açarsın.

Adamcağızı oturttu, kartını okutup eline tutuşturdu, koşarak uzaklaştı.

– Hayırlı sabahlar şöför bey oğlum.
– Aleyküm selâm amca.

Islık şemsiyesini dizlerinin arasına sıkıştırıp cam kenarı bir yere oturdu. Aynadan bakıyorum. Arka cebinden bir bez mendil çıkardı, çarşaf gibi açtı, önce yüzünü, sonra kafasını sildi, tekrar katladı, yerinde hafifçe doğrulup cebine yerleştirdi.

Başka yolcular bindi, yağmur büsbütün bastırdı, harara gürüra zamanında kalktık.

Şemsipaşa-Ağva 72 duraktır, tam tamına 195 kilometre, normalde 3 buçuk saat. O gün her yer su ya, Namazgâh’a bir saatte ancak vardık. Ağva’ya girdiğimizde neredeyse öğlen olmuştu. Yolcular indi, ben de belimi şöyle bir gererek ayağa kalktım, ihtiyar amcayı o zaman hatırladım. Bi’ o inmemişti. Aynı yerde, iki eli dizlerinin arasında tuttuğu şemsiyenin sapında, boş gözlerle dışarı bakıyordu.

– Geldik bey amca, bura son durak.
– Biliyorum şöför bey evladım.

İndim. Az bi’ vaktim vardı. Hacının büfeden bi’ tost yaptırdım, bi’ çay aldım – noktadakini sabah yapıyolar akşama kadar kaynıyo, zehir gibi oluyo – karnımı doyurdum. Bi’ sigara içtik, arkadaşlarla iki laklak yaptık, gerisin geriye otobüse bindim. Amca aynı koltukta, gene öyle oturuyor.

– Hayırdır bey amca?
– Vakit mi, kalkıyor muyuz?
– Kalkıyoruz da, sen inmedin mi?
– Yok evladım.
– İnmeyecek misin?
– Yok evladım.
– Hadi ya? Peki yolculuk ne tarafa?
– Sen nereye götürürsen o tarafa. Sen ne tarafa gidiyorsun?
– Üsküdar arabası bu bey amca. Üsküdar’a dönüyoruz.
– Ben de Üsküdar’a gidiyorum o zaman. (Elini ceketinin sağ cebine sokup kartını çıkardı.) Ben kalkmayayım, şunu bir okutuver sana zahmet.

Üsküdar son durağa geldik. Göz ucuyla aynadan bakıyorum gene oturacak mı diye. Bu sefer zorlukla yerinden doğruldu. Dizleri açılsın diye, dengesini bulmak için biraz bekledi.

– Teşekkür ederim şöför bey oğlum pek güzel kullandın. Hayırlı akşamlar olsun.
– İyi akşamlar bey amca.

Dikkatlice indi, ayağını yere basınca belli ki beli ağrımış şöyle bir gerindi, yolunu arar gibi sağına soluna bakındı, ağır ağır uzaklaştı.

82 yaşındaymış. Devlet Malzeme Ofisi’nden emekli. İki oğlu, iki de kızı varmış. Hepsi evli, çoluk çocuğa karışmış. O hafta, sonraki üç gün kızı 7.15’e bırakıp gitti. Her seferinde “Sakın inme bak otobüsten, kaybolursun maybolursun, başıma büsbütün dert açarsın!” diye tembih ederek. Kızının lafını dinlemedik haliyle, ihtiyar bey amcayı Ağva’da otobüsten indirdik, çay açma falan ikram ettik, sonra geri getirdik Üsküdar’a. Tabii arkadaşlar durur mu, kimsin, nesin, niye her gün bu otobüse biniyosun, niye inmeden geri dönüyosun… sıkıştırdılar adamcağızı. “Emekliyim. Hanım da nûr içinde yatsın beni yalnız bıraktı. Kahveye gitme âdetim de yoktur. Evde boş oturup çocukların başına dert olacağıma, böyle çıkıyorum işte, hem etrafa bakıyorum hem iki insan yüzü görüyorum…”

Öteki hafta başı pazartesi günü, saati geldi, Dursun amca görünmedi. Bi’ beş dakika geciktim, gelmedi. Arkadaşlara tembih ettim, görürseniz haber verin diye.

Benden sonra gelmiş o gün. Gene kızı getirmiş. Bu sefer 13M’ye koymuş onu, Şemsipaşa-Şerifali 7.35’e. Daha kısadır bu hat, 1 saati biraz geçer. Geçmiş gün, dediydiler de unuttum, ya 5 sefer yapmış ya 6 sefer o gün.

Uzatmayalım. Bu böyle aylar sürdü. Dursun amca pazar hariç haftanın altı gününü bir belediye otobüsünde gidip gelerek geçirdi. Kimi hafta benim hatta denk geldi, kiminde gelmedi, ben ya sabah erken gittim, ya akşam ayak sürüdüm Dursun amcayı göreyim diye.  Allah’ı var hiç şikayet etmedi. Oğullarına, kızlarına, torunlarına toz kondurmadı. “Anneleri öleli beri çocuklara yük oldum. Bizim rahmetliyle oturduğumuz eve Samsun’dan gelen kızımla kocası çocuklar taşındı. Eh ev zaten küçük, kızımla torunlar sabahtan akşama evde bir ihtiyarı ne yapsınlar. Önüme yemeğimi koyuyorlar, çamaşırımı yıkıyıveriyorlar sağ olsunlar. Ben de, dedim ya, kahvem yok oyunum yok. Ne edeyim çıkıp geziniyorum işte…”

Bi’ gün bile “Ayak altında gezmeyeyim, kafa ütülemeyeyim diye elime bir mavi kart veriyorlar, bin otobüse git akşama kadar Kartal’a mı gidersin, Ağva’ya mı gidersin, nereye gidersen git, akşam olmadan eve gelme, diye beni otobüse koyuyorlar…” demedi.

Gene bir yağmurlu gündü, Diş Hastanesi’nin oralarda bir yerde, 320A’da Hak’kın rahmetine kavuştu Dursun bey amca. Şemsipaşa Camisinde kıldıydık rahmetlinin namazını. Bi’ tek bi’ kızı vardı cenazede. Mezarlığa da kadınlar gitmezmiş onların orada. Bizim de işimize geldiydi. Duraktan arkadaşlarla bi’ otobüs kaldırdık, Şahinpaşa’ya götürdük de, ellerimizde toprağa verdiydik Dursun bey amcayı. Toprağı bol olsun, mekânı cennet olsun, iki yıl mı oldu, üç yıl mı, her sabah gözümüz arar onu durakta…