SD – Peşin söyleyeyim: ‘Öykü’ lafını hiç sevmiyorum, uydurma olduğu için, ama ‘hikâye’ farklı bir şey, onun için çaresiz kullanıyorum.

Nedense öykü küçümsenir, hor görülür. Daha ‘fiyakalı ve asil’ olan roman karşısında. Ama bir yandan da daha zor ve daha teknik olduğu söylenir. Ayrıca herkes de sevmez. Ben özellikle Sait (*) aşığı olduğum + hafıza özürlü (**) olduğum için  severim.

Son zamanlarda neden gündemimde, itiraf edeyim. Biliyorsun, hanidir yazmak istiyorum. Ama roman yazmak için ciddî mesai gerek. Ben tembelleştim. Öykü yazayım desem, her bir öykü için farklı ve (romandan) vurucu bir kurgu gerek. Ben yaratıcılık özürlüyüm. Onun için bir türlü…

Geçen hafta Lucia Berlin’in A Manual for clearing women’ını okudum. Roman değil. Ne kadarı kurgu, ne kadarı auto- belli değil. Öykü desen, aslında öykü de değil… Yani ortaya karışık ama kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘şaheser’.

Hani diyorum belki ben de, ne bileyim biraz auto-fiction, öykülerden oluşan bir roman, falan, bir şey yapabilirim. Onun için SADE’de seninle bu tek tek ve 4 elle öykü temrini çok işime geliyor.

* Sait Faik Abasıyanık

** Uzun ve karakteri çok bir romansa, bir gece önce okuduğumu ertesi gün unuttuğumdan, kim kimdi, ne oluyordu, ne bitiyordu…  zorlanıyorum. Eziyet oluyor benim için roman okumak.

AE – Senin bir yeteneğin var: Bir fiskeyle onun katları ivme kazanıyorsun. O fiske, bir görev duygusu da olabilir, bizim kahve sohbetlerinden biri de. Bir bakıyorum kağıtlar kağıtlar araştırmayla çıkıp gelmişsin. Onun için anladım seni, bizim öykü serisi seni içine aldı, bu da işine geliyor çünkü sana bir vesile lazımdı.

Benim öykücülüğüm benden menkul.

Uzanırım psikiyatrist koltuğuma (orası blog oluyor) kendi kendime anlatırım arkadaş.

Ben önce bunu kendi blogumda yapmıştım. İK-yönetim çok kuru, bilgi bilgi nereye kadar? Bir kategori daha açayım, orada da yaşadıklarımı anlatırım demiştim. Ama bir sürü konu gri alana düşüyor. İK ne alâka diyorsun. İşte bu, SADE’nin bana göz kırptığı an oldu. İş dışı her şey yallah SADE’ye.

Onun için SADE öyküleri arasında benim aslında yarı tanımlı bir kulvarım var: Ben anıcıyım anıcı.

Hani seninle şunu konuşmuştuk, gerçekten bir öyküyü hayalimizden yaratabilir miyiz? İtiraf edeyim, dizine kadar denize girip -üşüdüğü için- ne ileri ne geri gidemeyen dayılar gibiyim şu anda. Tamam, istiyorum ama aklıma hep anılar geliyor Allah kahretsin.

4 el, kendim için tam bir test ortamı olacak. Belki de taslaklarda boğarız onu (saray mahzeni efekti yaptım bak🙃).

Sen yırttın. İçinden bir edebiyatçı çıktı!

Hâlâ aklıma üşüşen iş anılarını kendi bloguma ayıracağım.

SADE’de anı öykülerime devam edeyim. Mesela ne kadar çok şey var Kangi’mle ilgili anlatmak istediğim. Fotoğraflarıyla hem de.

Durumu özetleyeyim mi?

Hedefimiz; Anılarıma devam etmem, senin yepyeni hikayeler yazman ve bir 4 el denemesi yapmamızdır.

Tamam?