2007’de ilk defa köylük yerde yaşamaya başladığımızda kiralık bir ev bulmuştuk. Hem o civarda olan yeni evin inşaatının başında bulunmak için, hem bu yaşam biçimine önden biraz alışmak için. Büyük bir bahçe içinde, yazlık amacıyla yapılmış iki evden birisiydi. Komşu evdeki yaşlı ev sahipleri, sonradan, evleri kışın da kalınacak hale dönüştürmüştü.

Bir arkadaşımız birgün bize, Gebze’deki sitemizde kangalların yavruları oldu, ister misiniz dedi. Düşünmeden evet dedim. Artık hazırdım ama o anda beklemiyordum, üstelik kangalları tanımazdım. Kader buluşturdu bir nevi.

Dersimi önden nasıl çalıştım biliyor musunuz? Şu kitabın mesela hâlâ çizili sayfaları gözümün önünde.

Gittik almaya.

Kangi’yi ilk gördüğümde; sürekli bağlı, sert, yarı bakımsız anne babasının yanında dolaşan kirli bir sokak çocuğuydu.

Zor insanlardı bizim ev sahipleri. Demezler mi, bizim de köpeğimiz var, kıskanır, bahçede serbest bırakmayın diye. Bunu hiç beklemiyordum.

Onlarla ilişkimiz orada çöktü ama Kangi’yle dönülmez yola girmiştik bir kere.

Böylece Kangi’nin şu gördüğünüz lüks açık hava hapishanesindeki mapusluk günleri başladı. Çocuk mahkum Kangi.

Köy; sahipsiz, hiç de dost görünmeyen köpeklerle doluydu, cesaret edemedim dışarıya bırakmaya. Bahçenin içinde tasmasından tutarak dolaştırırdım. Neyine yetecek onun? Bazen girer küçük bahçesinde onunla otururdum. Başını okşardım, özür dilerdim, doğanın bu kadar parçası olan bir varlığa bu araf hayatını yaşattığım için.

Buranın kışları serttir. Çok kar yağdığı bir günde camı açıp bir merhaba deme ânı.. Kopmazdık yani.

İnşaatı Kangi için dahi hızlandırmış olabiliriz.

Bir buçuk yıl sonra vedalaşmadan çıktık gittik o evden.

Kamyonetin arkasında yeni eve geldiğimizde ilk serbest bıraktığım ânı unutmayacağım. Ne tarafa koşacağını şaşırmıştı.

Çocukluğunda o kadar -sıra dışı biçimde- baş başa zamanlar geçirdik ki, bir kangal için tuhaf yeni ritüeller oluştu kısa zamanda. Aşağı çağırırdı beni oynamak için. En sevdiği oyun da onu yakalamaya çalışmamdı. Önce şu pozisyonu alır, sonra fırlar koşardı.

Kabul edin iyi bakmıştım ona.

Her akşam ormanda kafasına göre gezmeye giderdi. Hep aynı saatte bahçe kapısına gelir beklerdi dışarı bırakmam için. Sandalye atıp beklerdim dönmesini. O bekleme komik gelirdi bazen, çocuğun kendi başına yürüyerek okuldan dönme saatını bekleyen anne gibi. Hiç şaşmazdı, 40-50 dakika sonra Kangi kapıda. Açarım, girer. Ben de evde kendi işime dönerdim.

Bahçenin bir köşesinde ekili alan vardı. Bir baktım birgün tohum dikili yere yatmış. Nasıl anlatacağım şimdi bunu Kangi’ye? Karar verdim fidenin uç vermesini bekleyeceğim. Sonra rakımı alıp sebze fidelerinin yanında oturdum birkaç akşam. Her fideye yaklaştığında ‘hayır’ diyordum. Öğrendi:) Fidelerin üzerine basmadan aralarında dolaşabiliyordu. Buna, iletişimde artık şımarmak derler. Köpek eğitmenlerinin eğitilemez dediği bir kangala, özgürce birlikte yaşamayı öğretmiştim, var mı daha ötesi?

Sonra Kangi tek başına çok sıkılmaya başladı. Etrafta ev yok, köpek arkadaşı yok, partneri yok.. ben yetemedim. Kolunu yalamaya başladı. Hep aynı nokta. Saatlerce. Derisini açtı. Vet’lerin tek önerisi ‘oyalayın’. Ne yapayım daha?

Görüyor musunuz kolundaki açık yarasını?

Birgün yerinden kalkamaz oldu. Büyük ırk köpeklerde görülen bir sorunmuş: Hızlı büyüdükleri için eklem kireçlenmesi olurlarmış. Vet’imizin de büyük günahı var çünkü bebekken bana kalsiyum verdirtti.

Eklemleri rahatlamanın tek yolu kortizonmuş. O da bir sürü yan etkisi olan berbat bir şey. 7 yaşına gelirken aslında ilaçlarla ölümüne sebep olduk (mide kanaması geçirdi). Yapmasaydık da yürüyemeyecekti.

O kadar memnunum ki ona huzurlu bir özgürlük yaşattığım için.

O da bana iletişimde sabrı ve güveni öğretti.

Bence birbirimiz için bir misyonumuz varmış.