“Ben kedi doğmalıymışım” derdi de, anlamazdım. “Sevilmekten, okşanmaktan, sürtünmekten, siftinmekten hoşlanırım” demek istiyor zannederdim de, birlikte olduğu erkek arkadaşlarına soramazdım, dediği gibi midir bu karı, diye, sahiden kediye mi benzer?

Bizim ilişkimiz daha ziyade kedi-köpek türündendi. Aşklarına karşı nasıldı bilmem, biz onunla iki erkek arkadaş gibiydik. Bana muhabbetini böyle gösterirdi. İtişip kakışarak, kavga ederek, kızınca küseceğine sırtıma bir şaplak indirip “Seni bu halinle sevdik, n’apalım!” diyerek, aşk acılarını benimle paylaşıp, göz koyduğu oğlanları önce bana göstererek…

Kim bilir, belki de “Aramızda bundan öte bir ilişki olamaz” demeye getirirdi, “Biz sadece sıkı arkadaş olabiliriz seninle…” Gerçekten de ilişkimiz az rastlanır türdendi. Birlikte Dolmabahçe’ye maça giderdik, Barbaros’ta okey çevirirdik, Bebek’ten sandal kiralar balığa çıkardık, bilardo oynadık batakhanelerde.

Ayıptır söylemesi, birbirimize şeylik bile yapardık icabında. Ben ona erkek arkadaşlarımı tanıştırırdım, o da bana beğendiği (m değil, onun beğendiği) kızları “yapardı” …

Ara sıra (sık sık ara sıra) aşk acısı çekerdi. Sevdi mi, hiç sallamıyormuş gibi yapar, ama ölümüne sever, herifin peşine düşer, ortadan kaybolurdu. İki hafta, üç hafta, bir ay…

– Seninki görünmüyor? Ekildin galiba!
– Kaç kere söyledim lan, o “benimki” değil, arkadaşım. Gelir zaten, yakında burnunu çeke çeke gelir…

Gelirdi. Süt dökmüş kedi gibi gelirdi. Terk edilmişliğin ya da etmişliğin acısını atana kadar, mart ayında kızışmış dişi kediler gibi olurdu. Nejat Uygur’un birlikte seyrettiğimiz bir oyunundan öğrenmişti, her ayrılıktan sonra kısacık kestirdiği saçlarıyla kafasını göğsüme sürter, “Mırrr, mırrr… Ciğerden bıktım kıyma ver bana!” derdi.

Anlardım ki, şefkate muhtaçtır.

Bilirdim ki, bu ihtiyacını belli etmenin, zayıflığını açık etmenin intikamını, çok değil, üç gün sonra çatır çatır alacaktır benden. Kaçırdığı, ya da kapıya koyduğu o deyyusun acısını benden çıkaracaktır.

Kadere razı, güzel günlerin tadını çıkarmaya çalışırdım ben de. Sonra? Sonrası Allah kerim!

Çok da sürmezdi zaten bu mutlu günler. Kedinin mırıltıları, kuyruğu havada paçalarıma sürtünmesi, ellerimi yalaması ya iki gün sürerdi, ya da üç. Kafasını okşamaya uzattığım elime tırmığı attığı an, anlardım ki “benimki” normale dönmüştür.

Ondan sonra, çektiği aşk acısının, adi bir herifin ardından ağlamışlığının, daha da vahimi bunu bana göstererek zaafını belli etmişliğinin acısını fitil fitil getirecektir burnumdan.

Erkek milletinin faturasını sürerdi önüme…

Ödettirirdi de! Çatır çatır…

Ve bu ilişkimiz, aklımıza asla bir adım ötesi gelmeden, onun deyimiyle bir “yanlış yapmadan” böyle sürdü yıllarca. Hep almayı, hiç vermemeyi becerdiğini çok sonra anladım. Dostuğunu, sıcaklığını, samimiyetini, arkadaşlığını size vermesi, acısını, kederini, aşkını, mutluluğunu paylaşması, hep “almaktır” onun için…

Vermek fiili bile almaktır aslında.

“Ben kedi olarak doğmalıymışım” dediği buymuş meğer.

Gene bir bahar günü gitti. O zaman ne cep, ne e-mail… Daha evinde telefon bile yok. “Gene bir herifin peşine takıldı” diye telaşlanmadım. “Üç gün sonra, bir kulağı yırtık, kan revan içinde çıkar gelir nasılsa…”

Gelmedi.

Bir daha yaşadığını gösterir sinyal göndermedi.

“Kedi dediysek, sokak kedisi değil ya bu… Karşıdan karşıya geçerken ezilse, haberimiz olurdu” diye şakaya getirdim, soranlara.

Güldüm geçtim, unuttum gitti… sanıyordum.

*

Demek ki epey zaman geçmiş üstünden, onu unuttuğuma inandım. Ta çöplükte can çekişen o yavru kediyi bulana kadar.

Oturduğumuz sitenin çöplüğüne atmışlardı. Öldü zannederek. Zehirlemişler, ben bulduğumda can çekişiyordu. Can çekişmiyordu, zehrin sebep olduğu ihlaçlarla, küçücük kedi, yerden yirmi otuz santim havaya fırlıyor, sonra et gibi yere düşüyordu. Çöpe, pisliğe bulaşmış, leş gibi kokuyordu.

– Artık kurtulmaz, dedi komşu kız, çok geç…

Gene içime sinmedi. Bir gazete kağıdına sardım, zor zaptediyorum kucağımda, yakındaki bir veterinere koştuk bir arkadaşımla. “Ümitsiz” dedi doktor, “Vereceğiniz paraya yazık”.

– Olsun, denemeye değer…

İlaçlar o kadar kazıktı ki, veteriner (öğrenci halime acıyıp) vizite parası almadıydı benden.

Günlerce baktım o küçük, kara kediye. Her gün, sabah kalp kuvvetlendirici, akşam müsekkin, iki iğne yapmayı öğrendim; elimde damlalık, günlerce besledim.

Ve bir mucize oldu, canlandı. Birkaç gün felçli arka ayaklarını sürüyerek, sarhoş gibi gezdi, derken kendine güven geldi ve, hiçbir şey olmamış gibi, sanki doğduğundan beri o küçük stüdyoda yaşarmış gibi, yerleşti.

Öğrenciyim, yazın iki ay eve dönüyorum, bakmam mümkün değil. Bahçesi olan bir tanıdık almayı kabul etti bizim çöplükte bulduğumuz kara kediyi, adını da, İspanyolca “çöplük” anlamına gelen Basura koydu. Basura çabucak büyüdü, semirdi, güzel bir dişi haline geldi.

Ve, ben bu dostların evine ne zaman yemeğe gitsem, hayatını kurtardığım için bana teşekkür etmeyi ihmal etmedi: Kapıların arkasına saklanıp bana saldırarak, tıslayıp tırmalayarak, gücü yettiğinde paçamı kapıp iğne gibi dişlerini etime geçirerek…

Gene anlayanlar, gene kediyi haklı bularak, yorumladı bu durumu:

– Hayatını kurtardın, iğne yaptın, ilaç yutturdun ya… Seni görünce ölümü hatırlıyor demek ki hayvancağız…

Olsundu, iyilik yap, denize at, kedi bilmezse Hâlik bilir…

Gebe kaldı Basura. Dostlarımızla birlikte, bin kilometre kuzeyde, deniz kenarında tatile gidiyoruz. Karnı burnunda kedi de yanımızda. Yol boyunca kendimi kollamam gerekti, tırmık yemeyelim, ısırılmayalım diye…

Neyse, sağ salim vardık iki katlı, bahçeli eve. Bana evin salonunda, duvarcı merdiveniyle çıkılan çekme kata yatak yapmışlar.

Gece, yer yatağında uyuyorum, göğsümde bir ağırlık hissederek uyandım. Ve uyanmamla kanım dondu: Kapkara Basura göğsümün üstünde, ateş gibi sarı gözleriyle beni seyrediyor. Yüzüme bir tırmık mesafesinde… Ama hayır, göğsümden indi ve (daha önce hayvanların sadece filmlerde yaptığı gibi) bana bakarak, sanki “Peşimden gel!” der gibi, koca göbeğini sürte sürte, artık çıkmayı nasıl becerdi bilmem, o tahta merdivenden aşağı indi.

Önde Basura, peşinde uykulu, şaşkın ve tırsık ben, mutfağa kadar gittik. Kedi, kocaman sepetine girdi, acıyla kıvrılıp yattı. O zaman kıçından çıkmış kafayı gördüm. Genç dişi, ilk gebeliği… doğuramamıştı, yavru çıkmamıştı ve Basura, o halde tahta merdiveni tırmanıp, daha önce hayatını kurtarmış olan Serdar’ı uyandırmış, yardıma çağırmıştı.

Basura ile ikimiz, kan ter içinde, ilk doğumumuzu yaptık, nur topu gibi dört yavrumuz oldu. Basura, genlerinin öğrettiği gibi, yavrularını yalarken, ben titreyen ellerimi yıkayıp onları yalnız bıraktım.

Bu müthiş macerayı anlatmak için sabahı zor ettim. Daha kahvaltıda ballandıra ballandıra anlattım, “Gelin bakın, dedim, size yavruları göstereyim.”

Ama Basura yavrularına yaklaştırmadı beni. Tısladı, tırmaladı, gene beni gördüğü yerde ısırdı.

Yavruları kurtulmuş, ölüm korkusunu atmış, artık bana ihtiyacı kalmamıştı.

Bir gün, Excideuil’de bir tavşan kapanında ölene kadar yıldızımız barışmadı Basura’yla.

Dönüş yolunda “onu” hatırladım. Unuttum zannettiğim herşey, hani derler ya film şeridi gibi geçti gözümün önünden, halbuki hafızam öyle kolay kaydetmez benim. Demek ki affetmemişim. Demek ki aradan onca zamana rağmen, unutmamışım.

*

Hürriyet’te telefonum çaldı.

– Serdar Devrim’le görüşmek istiyorum.
– Benim, buyrun!
– N’aber lan ‘hıyarsız’?
– Basura!
– Ne basurası oğlum, beni tanımadın mı?
– Tanıdım Basuram, tanıdım. Elbet tanıdım…
– Ya oğlum ya, ben bombok bir haldeyim yaaaa…

*
Marcel Pagnol‘ün (Jean Giono‘nun bir öyküsünden uyarlanmış) “Fırıncının Karısı” diye bir oyunu vardır. (Muzırlık etmeyin, bu “öyle” fırıncının karısı değil…) Kitap pek bilinmez, ama Raimu‘nün oynadığı o muhteşem sahneyi görmüşsünüzdür.

Yaşlı fırıncının genç güzel karısı, köyün bıçkın çobanıyla kaçar. Yıkılır yaşlı fırıncı, köye rezil olur, ama peşlerine düşmez. Fırının ateşini söndürüp bekler. Bekler ve çoban tarafından terk edilen karısı, üç gün sonra, süklüm püklüm evine döner. Döndüğünde, yaşlı kocasını fırının başında bulur. İhtiyar fırıncı, karısını görmezden gelerek, o sırada pencereden atlayıp içeri giren dişi kediye söylenmektedir:

– Aaa, geldin demek! Bak, Pomponette eve dönmüş… Orospuuu, kaltaaak, pislik seni, şimdi mi geliyorsun eve? Ya üç gün boyunca içi kan ağlayan zavallı Ponpon? Evin içinde dönüp duruyordu, köşe bucak deliler gibi seni arıyordu… Nasıl üzgündü, biliyor musun! Bu Pomponette de, bu arada, peşine takıldığı o sokak kedisinin yanında… Serserinin biri, pis bir zampara… Yaşlı Ponpon’dan ne fazlası ne vardı, bana söyler misin?

*

– Ya oğlum ya, ben bombok bir haldeyim yaaaa…
– Aaa, geldin demek! “Bak, Pomponette eve dönmüş!” diyesim geldi, diyemedim.

Basura’dan öte gidemedim.

Kalbini kırmaya değmez, dedim kendime, zaten üç gün sonra kaybolur gider…

– Anlat bakalım, başımın belası, anlat, gene ne bok yedin!

 

Hürriyet, 28.10.2003