Gene iki yıldır kayıptı. Danışmadan aradılar: ‘Basura Hanım kapıda, sizinle randevusu varmış!’ Gülmemek için kendimi zor tuttum: ‘Bekletin, ben iniyorum…’ Genelde protokolsüz misafirleri yukarı göndermelerini isterim ama, ‘Basura’yı kontrolsüz bir şekilde yazı işlerine sokmak sakıncalı! Koşarak indim Hürriyet’in girişine…

Danışmanın önündeki 8-10 kişilik kalabalığın içinde onu göremedim.

– Benim bir misafirim varmış?

Görevli önündeki kalabalığı gözleriyle taradı:

Şu hanım sizinle randevusu olduğunu söyleyen…

‘Şu hanım’ yüzünde alaycı bir gülümseme, gözlerini küstahça dikmiş bana bakıyormuş zaten.

Kalabalığın içinde onu seçemeyişimden memnun ve üstümde yapacağı etkiden emin…

Emin çünkü ‘şu hanım’ tanınır gibi değil.

Üstünde yakası, cep kapakları ve eteğinin kenarı lacivert bantlı, kırçıllı, kirli beyaz bir tayyör. Lacivert düğmeler yakasına kadar kapalı. Gene lacivert sivri burunlu, ince topuklu pabuçlar, kolunda aynı renk bir çanta. Kulağında lacivert kocaman iki yuvarlak küpe. Gözlerinde sürme, dudaklarında cart bir ruj… Audrey Hepburn’den bir uzun ağızlığı eksik!

Öylece, bir ayağı biraz önde, başı hafif sağa yatık, üstümdeki etkisi tam olsun diye bekliyor!

Allah biliyor ya, bir an nefesim kesildi!

– Basura!

– N’aber lan hıyarsız!

Allah’tan kimse duymadı.

– Gir gir, çabuk gir içeri!

Bir faciaya sebep olmadan…

İki sene sonra bugün, tebdili kıyafet çıkıp geldi.

– Bu kılık ne kız? İmaj mı yaptın zengin bir ihtiyara mı kapılandın?

– Hastir ordan… İki dakika önce bacaklarıma bakıyordun yalanarak!

Kahkahalar atarak kucaklaştık.

Ses vermediği iki seneye bir evlilik ve bir boşanma sığdırmış. Kim olduğunu söylemedi. ‘Meşhur bir aktör, söylersem diline düşerim…’ Dekoratris olarak çalıştığı tiyatrodan aşırmış üstündeki kostümü.

– Kafayı yemedim merak etme, gece rüyanda beni görüp …sin diye böyle giyindim bugün.

Nasılsa bu sefer ‘bombok bir halde’ değildi. Ayrıldığı bir herife eli uzanmadığı için beni dövmeye gelmemişti. İnanmayacaksınız ama sadece… beni özlediği için gelmişti.

*

Size Basura’yı tanıttığım o yazıda dedim ya:

”Kim bilir, belki de “Aramızda bundan öte bir ilişki olamaz” demeye getirirdi, “Biz sadece sıkı arkadaş olabiliriz seninle…” Gerçekten de ilişkimiz az rastlanır türdendi. (…) Ve bu ilişkimiz, aklımıza asla bir adım ötesi gelmeden, onun deyimiyle bir “yanlış yapmadan” böyle sürdü yıllarca….”

O benim ara ara gördüğüm bir güzel rüyadır.

Uyanmayayım diye dua ederim, tutmaz. Gene görürüm diye gözlerimi yumarım, göremem. Ve aklıma geldikçe boğazım düğümlenir, kafamdan atmaya çalışırım, bilirim ki, sabredersem, üç beş senede bir, bir gün, birkaç saatliğine…

Bir kahve içtik, hiç konuşmadan, gözlerimi ondan ayırmadan ‘son halini’ nakşetmeye çalıştım zihnime.

“Sen kalkma, kenef ne tarafta?” dediğinde anladım. Tatlı uykudan uyanma vaktiydi.

Geri gelmedi…

Hürriyet, 20 Nisan 2006