Jerome David Salinger, filmin yönetmeni Danny Strong‘un kariyerinde bir dönüm noktası olacak. Bu filmine gönderme yapılacak.. Çavdar Tarlasında Asi‘nin yönetmeninin yeni filmi denecek.

Danny Strong 74’lü. Aktör, senarist, yapımcı. Her şeyi yapıyor. Başarılı dizileri var. Galiba reklam filmleri ve diziler, bir yönetmenin, ‘o’ filmini çekmesi için güzel bir ön eğitim. Bizim Çağan Irmak için de bunu hep düşünmüşümdür. Çünkü dizi ve reklam filmlerinin dili anlaşılır olmak zorunda. Farklılık senaryolarından başlıyor. Çavdar tarlası’nda olan da bu. Neyse döneceğim buna.

Bence filmin başarısı, -Salinger’in gözünden baktırarak- doğru soruyu düşündürmesinde.

Bir dönemin tek başarı kriteri olan yazdığını yayınlatmak mı önemlidir, hiçbir şeyi umursamadan kendi için yazmak mı?

Anti-kahraman gerçekte kim? J.D.Salinger mı, Holden Caulfield mi?

Roman, roman olarak başarısıyla mı önde, yoksa insanların ifade edemediği duygularına çok denk düştüğü için mi?

İşte bunları düşündürdüğü için, bu kadar yanlış anlaşılan -ya da hiç anlaşılamıyan- bir insanın yaşamı senaryolaşabilmiş. Çünkü gerçekte olan da bu.. Salinger de yaşamı boyunca kendini keşfediyor. Bu anlaşılmazlığı yüzünden kimisi Salinger’ı itici buluyor, kimisi çok haklı.

‘Kült’ tanımının iyi bir örneğiyle karşı karşıyayız.

Bence Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı bu kadar biricik yapan, hayata zaten kızgın bir insanın savaş travmasına denk gelmesi. Bu anlamsızlık demek. Bütün değerlerin önemsizleşmesi demek. Bıkkınlık, hiçbir şeyi umursamamak demek.

Yani sokaklarda binlerce Holden Caulfield demek.

Filmin başarısı tam burada, Salinger’in kafa karışıklığını sadeleştirmeye, anlaşılır kılmaya çalışmamak.

Baba figürü, biraz Woody Allen’varî yahudilik göndermeleri, yol gösterici sonradan dışlanan öğretmen karakteri, Zen-Budizm etkisi.. bunlar hep konunun dış çemberi. Ana duygu insanlardan yorulmak.

Salinger’i oynayan Nicholas Hoult ne kadar iyi?

O filmi değil, konu onu sürüklüyor. Çok özel değil.

İşte bizim ikili..

Şunu söylemeden geçemeyeceğim. Filmin başında bir not düşüldü. Alt yazılarda, YKY yayınlarından çıkan kitabın çevirisinden yararlanılmıştır diye. Çoşkun Yerli çevirisinden yani. O kadar doğru uyarlamalı terimler, ifadeler vardı ki, filme artı değer kattı.

Özellikle yazdığını editörlerin isteğine göre değiştirmeyi reddeden Salinger benim hep içimde yaşıyor zaten.

Hayata böyle, ne pahasına olursa olsun karşı konur işte.

*

BUNDAN SONRAKİ SALATA BENİM (SD):

 

Filmi yapılan kitap sendromu” değilse de pek farkı yok. Çünkü bu film, yazarın biyografisinden ziyade, kitabın hikayesi.

Salinger’dan ve şöhretini sağlayan kült kitabından söz etmeyeceğim. Filmi görmeyenlerin, hele hele Salinger’i ve Çavdar Tarlasındaki Çocuklar (eski adıyla Gönülçelen) romanını tanımayanların ağzının tadı kaçmasın diye. Yoksa bu ukalâlık fırsatını kaçırmazdım, üstünde çok düşündüğüm bir kitap. (Ayrıca biliyorsunuz ‘kült eser’ takıntım var. Bu da tam bir kült roman. Bundan daha kültü zor…)

Ve Ahmet’in ne diyeceğini bilmeden yazıyorum. O bu işi iyi biliyor, ben sadece seyirciyim, hem de kötü bir seyirci. Ortaya karışık:

1. Salinger’ın hayatı, Yahudiliği, ağırlaşan psikolojik sorunları ve kitabın hikayesi hakkında biraz bilginiz varsa, senaryo size çok ‘Hollywood’ geliyor. Yazarın kişiliğinin oluşumunu ve ruh hastalığına doğru seyrini ve inzivaya çekilişini; kitabın zor doğumunu ve aldığı olumlu-olumsuz aşırı tepkileri; Salinger’ın bir daha hiç roman veya öykü yayımlamamasını vs 1 saat 45 dakikaya sığdırmakta zorlanmışlar. Hollywood’un, klasik ve beni Amerikan sinemasından soğutan ‘en salak Amerikalı’nın bile anlayacağı şekilde…’ normunu uygulamışlar.

2. Belli ki yazara fizik benzerliği sebebiyle de tercih edilmiş olan Nicholas Hoult, Salinger ‘olmaya’ çalışıyor, Salinger’i ‘oynamaya’ çalışacağına. (Bk. Dip not) Oyuncunun bu eforunu hissetmek, beni her zaman filmden (kurgusal evrenden) koparır.

Mesela filmde 2 kez kullanılan önemli bir karede (oyuncu hareketsiz, kare donuk olduğu için bu kareye fotoğraf denilebilir), Salinger’in 1962’den sonra çekilebilmiş (zannediyorum) o tek ve meşhur fotoğrafı gözümün önüne geldi… tadım kaçtı!

3. Salinger’in hocası, koçu ve dostu rolündeki Kevin Spacey her zaman olduğu gibi “büyük bir oyuncu olmaya çeyrek kala” noktasında. Belki canlandırdığı Whitney Ewing Burnett böyle bir insandı, belki çok başarılı bir ‘temsil’ çıkarıyor, ama Spacey beni gene yordu.

SONUÇ:

1.  Eğer Salinger ve Gönül-çelen / Çavdar Tarlasında Çocuklar sizin için bir şey ifade etmiyorsa, film seyredilmeye değer. Bir şaheser değil, ama duygusal, etkileyici, iyi bir film. Tavsiye ederim.

2. Eğer Salinger’i tanıyor ve kült romanını okumuşsanız – herkes benim gibi düşünmeyebilir – film gene görülmeye değer.

3. Eğer, eğer, eğer, Salinger’i ve kült romanını iyi biliyorsanız ve benim gibi “bir türlü ‘o romanı’ yazamayan kitapsız bir yazar” iseniz… bütün eleştirilerime rağmen Danny Strong’un Çavdar Tarlasındaki Asi filmini görün derim. Size çok tanıdık gelecek. (Yeteneği hariç; başkalarının ne düşündüğünü hiç iplememesiyle, sahtekâr ilişkilerden ve gereksiz toplantı ve sohbetlerden tiksinmesiyle – Holden şöyle der: “kazandığım bütün bu parayla, hayatımın geri kalanında her türlü s..tığımın gereksiz sohbetinden uzak yaşayacağım.” – Salinger bana o kadar tanıdık ve o kadar sempatik geliyor ki…)

 

Dip not: Marathon Man filminde bir sahne vardır. Dustin Hoffman kan ter içinde Sir Laurence Olivier’in karşısına gelir. Derler ki, Hoffman bu sahneyi çekerken gerçekten nefes nefese ve ter içindeymiş. Olivier merak edip nedenini sorunca, Hoffman “Sahne gerçekçi olsun diye hızlı bir koşu yaptım” demiş. Klasik ekolden gelen Olivier’in (meşhur İngiliz humor’uyla) yorumu :

– Yaa! Neden ‘… gibi’ yapmadığınızı anlayamadım!

Dustin Hoffman da benim çok beğendiğim ama beni yoran bir oyuncudur.