Karanlık, yağmur çamur, alabildiğine kasvetli bir kış gecesiydi.

Meşelik Sokak’ta, -sahibi Tanik efendi adında bir Ermeniydi- küçük bir meyhane vardı.

Camı dantelli bir perdeyle örtülü kapı her açılıp sırılsıklam bir müşteri kendini içeri attığında, orta masada bir an sessizlik oluyor, arkasından bir alkış kıyamettir kopuyordu:

– Sütlaç di’mi lan bu? Şişşt lan, Sütlaaaç…

– Ooolum dedeme dönmüşsün lan, bu ne hal? Saim şuna bak şuna…

Daha ‘Sütlaç’ Mehmet paltosunu çıkarıp 30 yıllık arkadaşlarıyla kucaklaşamadan kapı tekrar açılıyor, cigara dumanı ve is kokan lokantaya ayazla birlikte sırasıyla ‘Keke’ Hayri, Cımbız, “Lan şu bizim en ön sırada oturan ineğin adı neydi?” o, derken Cango, Deve Dilaver ve diğerleri birer ikişer zuhur ediyordu.

Herkes gibi, lise bitince kopmuşlardı. Gidebilenler üniversite, herkes askerlik, iş, çocuk çocuk derken, yıllar geçmişti. Otuz küsur sene. Sonra içlerinden biri davranmış, tek tek sabırla erişebildiklerini o akşam ilk kez o meyhanede toplamıştı. 11 Edebiyat’tan 18 arkadaş. 13 kişiye henüz ulaşamamışlardı. 1’i 12 Eylül’de İsveç’e sığınmıştı, haber yoktu. 2 kişi de sizlere ömür.

Kahkahalar, alkol, açık saçık espriler, gürültü patırdı… Neyseki hafta içiydi ve kıştı, lokanta kalabalık değildi. Zaten dört beş masayı geçmezdi. Bir köşede kırklı yaşlarda iki çift, erkekler kendi aralarında uyuşuk uyuşuk konuşuyor, kadınlar sıkılmış tezgâhın üstündeki akvaryumu seyrediyordu. Bir de, kömür sobasına yakın iki kişilik bir masada, omzu sarı boyalı duvara dayalı, tek başına içen yaşlı bir adam vardı.

Çok heyecanlıydılar. Tekrar buluşmaktan çok mutluydular. Bağırıp çağırmaktan ve sigara dumanından sesleri kısılmıştı. Keyiften ölçüyü kaçırıp bir hayli de sarhoş olmuşlardı. Bu yemekleri her ayın ilk cuma akşamı tekrarlamaya karar verdiler. Ve sonraki dört ay, yeni erişilenlerle sayıları artarak, sözlerini tuttular.

Mayıs yemeğiydi, Garo fark etti:

– Çocuklar, şu köşedeki yaşlı adam var ya, önceki üç toplantıda da orada öyle tek başına  yemek yiyordu, biliyo’ musunuz.

Biri ikisi başlarını çevirip adama baktı. Tabaklara patates böreği servisi yapan garson konuya maydanoz oldu:

– Sizin gibi o da her ayın ilk cuması gelir. Hep o masada oturur. Kimseyle konuşmaz. Bi’ şeyler atıştırır, kendi kendine kadeh kaldırır, kendi kendine konuşur, iki duble rakı içer gider.

– Kimmiş, hikâyesi neymiş, biliyor musun?

– Belki patron bilir…

O esnada yaşlı adam sandalyesini yavaşça arkaya itip iki eliyle masaya yüklenerek kalktı. Şöyle bir doğrulup ağrıyan belini esnetti. Kapının ağzında duran ahşap portmantodan piyedepul paltosunu aldı. İpek kaşkolunu ceketinin içine sokarak düğmelerini ilikledi. Fötür şapkasını dikkatle başına yerleştirdi.

– İyi akşamlar Tanik bey.
– İyi geceler beyim, gene bekleriz…
– İyi akşamlar beyler. Allah muhabbetinizi bozmasın.
– Sağ olun, iyi akşamlar…

Vakta ki yaşlı adam karanlık gecede kaybolup gitti, patron bir yandan masasını temizlerken bir yandan anlattı:

Şükrü Bey emekli bir kırtasiyeciymiş. Bir zamanlar Sirkeci’de bir hanın girişinde çay ocağından bozma bir dükkanı varmış. 1910 Kabataş mezunuymuş. 1910 diyorum efendim, dikkat buyurunuz. Lisenin, daha doğrusu o zamanki adıyla idâdinin verdiği ilk 23 mezundan biriymiş. İkinci Cihan harbinden sonra iki büyük harbi ve onca felaketi atlatabilen 15-16 arkadaş birbirlerini bulmuşlar. Ve her ayın ilk Cuma akşamı bir meyhanede bir araya gelmeye karar vermişler. Son 12 ya da 13 senedir de Tanik efendinin meyhanesinde buluşuyorlarmış. Daha taa 48’de, ilk buluşmalarında yemin etmişler, “Sonuncumuz ölmeden bu masayı terk etmek yok. Son kalan gidenlerin hatırasına içecek…”

Şükrü bey sınıfının sonuncusuymuş.