AE – Geçen hafta seninle birlikte yüksek dozda İK aldık ya, bak hâlâ benim post semptomlarım geçmedi. Aklıma takılıyor.

Hani mealen şöyle bir şey söylenmişti, hatırlıyor musun? “Türkler, sanayi toplumu aşamasını geçirmedi, doğrudan -hem de çok yeni- hizmet toplumuna geçtiler, onun için Batı’daki sanayi devrimi sonrasının düşünce ürünü olan ithal İK sırıtıyor”.

Bir yerde de “Bir kurumsal İK var, bir de aile şirketi İK’sı var, bunlar bambaşka iki şeydir” dendi.

Benzer şeyler konuşmuştuk seninle.

Bünyelerin en çok reddettiği fonksiyon İK. Hep imaj sorunlu. Standartsız. Çoğu uygulamaları ‘copy paste’. Üzerinde çok konuşulur ama icraatta bir değişiklik olmaz.

Bunlar acaba hep ithal olmasından mı? Peki.. yerlileştirilebilir mi? Biz asla taksici muhabbeti modunda konuşmayız. Hadi topla kafanı. Somut olarak.. Ne olursa alla turca İK’yı başarırız. Kötü anlama söylemedim. Gerçek, faydacı, işlevsel, anlaşılan, yeni İK’dan bahsediyorum.

SD – Bak gene beni tahdik ediyorsun şu mubarek pazar akşamı!

Kurumsal Batı şirketlerinin İK modelleri, kurumsal Türk şirketlerinin İK’larına uymuyor. Kurumsallaşır gibi yapmış yahut daha dürüst davranıp gibi bile yapmamış aile şirketlerine hiç uymuyor. Uyabilir mi?

Memleket alaturka, mevzuat alaturka, patron alaturka, çalışan alaturka, iş ortakları alaturka, müşteriler alaturka… İK modelleri Made in USA!

Hürriyet İK‘daki ilk köşe yazımda “Etkin bir İK istediğimizden emin miyiz?” diye sormuştum. (14 Haziran 2009) Önce bu temel sorunun cevabını patronlarla birlikte vermemiz lazım:

Patronlar İK’dan ne bekliyor? İK’ya ne kadar yetki vermeye hazırlar?

Son zirvenin açılışında çok kısa da olsa konuştuk (“iş hayatında sahicilik“) ama açık açık söylemedik:

Birbirimize ve kendimize yalan söylüyoruz. Yeteri kadar dürüst ve açık değiliz. “Yapar gibi…” yapıyoruz. Sadece İK değil, şirketlerin diğer departmanları da öyle. Sahtekârlık yapıyoruz.

Ama en çok zorlanan, en çok yıpranan, her zaman iki arada kalan, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan İK departmanı. Soruna cevap veriyorum:

(1) Biz kurumsal veya değil, şirketlerde nasıl iş yapıyoruz, çalışma hayatında düşey, dikey, paralel insan ilişkilerini nasıl yürütüyoruz? Bunu belirleyeceğiz.

(2) Sonra patronlar nasıl bir çalışan ve nasıl bir İK istiyor? İK’ya ne kadar yetki vermeye hazır? Bunu belirleyeceğiz ve gerekirse patronlara “gerçek, güçlü, faydacı ve işlevsel” bir İK’nın neden menfaatleri olduğunu anlatacağız? (İK’cılar hababam kendi aralarında toplanıp ha babam aynı şeyleri konuşuyor ve havanda su dövüyorlar. Aslında tam ne yaptıklarını söyleyeceğim de, ayıp olacak…)

(3) Bir yandan ‘bizim çalışanımız kimdir, nasıl çalışır, nasıl motive olur‘ bunu tartışacağız.

(4) Bizim mevzuatımız nasıldır ve İK’yı nasıl etkiler, bunun adını koyacağız.

Bütün bunları simültane yapacağız.

(4) Ondan sonra ancak, bir elimizde yukarıdaki bulgular, bir elimizde Batı’dan gelen modeller, oturup bir ‘Türk işi İK modeli‘ yapacağız.

Ha biz böyle bir çalışmayı yapabilir miyiz, o başka bir konu…

AE – Ha ha.. bak şimdi ne yapacağım? Var ya o benim her duyduğumu özetleyiverme cinsliğim, şimdi de sana yapacağım.

Dedin ki;
• Aile şirketlerinin gerçeği daha gerçek:)
• Türk insanını acayip çözmüş olmamız gerekir; değerlerini, birçok boyutta tutumlarını ve davranış eğilimlerini bilmeliyiz.
• Patron ne istiyor? Film adı gibi oldu ama öyle n’apim. Madem o ödüyor, ne istiyorsa o. Onun duygularını ve beklentisini hesaba katmalıyız. Bu departmanın bizdeki gerçek yöneticisi o.

Böyle bakınca hakikaten bir sürü değiştirilecek şey çıkar.

Mesela bir takdir bizim insanımızda Dünyalara değer.

Bildiğimiz geribildirim işlemeyebilir ama ekip çalışması çok güzel işleyebilir, yeter ki iyi liderlik edilsin (çünkü bireyci değil, toplulukçu kültürüz).

İnisiyatife isteksiz yaklaşabiliriz ama yetkilendirince tıkır tıkır yaparız.

Ne bileyim, olayın kültürel boyutu o kadar önemli ki, yeni İK sanki ancak onun üzerine inşa edilirse sahici İK olur.