AE – Oyunu kuralına göre oynamak.. durum tam budur.

Bir Boğaz balıkçısı düşünün.. bildiğimiz, düzgün, klasik. Sonra birgün babadan oğula kalıyor. Oğul, zaptedilemez bir yaratıcı zeka. Her riski göze alıyor ve başlıyor alışkanlıkları yıkmaya.

Mezelerle, yaramaz bir çocuğun boya kitabı gibi oynuyor. 90’ların sonuydu, yılını tam hatırlamıyorum, Ferda bey (İşeri) bazen masamıza biz istemeden bir iki meze göndertirdi, tadıp söyleyelim diye. Her biri bir başka haylazlık. Geleneksel bakışla eminim çok söyleyen olmuştur: Bunlar riskli hareketler, tutmaz canım tutmaz, balık müşterisi yenilikçi denemeler sevmez diye.

Üzerinden 17-18 yıl geçti. Bir milim ödün vermedi Ferda bey. Kendi yolunda inat.

Ve tuttu.

Şimdi Boğaz’da kendi bildiğini okuyan, ayrıksı, özgün, çılgın bir mekan var.

Formül tam zamane işi: Sürekli yenilik yap, önce görsellikle akılları uçur, hesabı nakit al ve kazıklama.

Basit ve estetik: Meze tepsisinde kocaman bir lor topu. Fıstığa bulanmış. Dibinde bolca zeytinyağlı soya sosu. Parça kopar, suyuna bula lezzetlensin, ye. Al sana inovasyon.

Balık köftesi dediğin ne ki, her yerde var değil mi? Yoo hafif sarımsaklı ve bol maydanozlu minik çöp şiş köfteler yap, bırakıver insanların tabağına.

İnsanlar eğlenceli şeyler mi istiyor? Minik komik toplar yap; içine azıcık levrek, bolca beşamel koy, susama bula kızart.

Ara sıcaklar çok mu temcit pilavı oldu? Balık iskender diye bir şey uydur. Küçük sac tepsilerin altına doritosları koy, üzerine bol kekikli akya balığı dilimleri, üzerine bolca domates sos, tepesine yoğurt. Sonra millet sosyal medyada birbirini azdırsın, iskender acayip değişik diye.

Zamanın ruhu işte. Hafif luna parkımsı.. bir tür gurmelik parodisi.

Ne diyeyim, gayet işlevsel ve akıllıca.

*

SD – Hanımlar beyler, bir Ahmet Eryılmaz-Serdar Devrim yani özetle SADE klasiğine hazır olun! Ben Ahmet’le gene ters düşeceğim. Sonunda aynı şeyi söylemek için 🙂

Hani ‘yenilikçi denemeleri sevmez’ dediği ‘balık müşterisi’ var ya, o benim işte. Sözünü ettiği o abidik gubidik mezelerin, ara sıcakların tadımlık bile olsa masama getirilmesine izin vermem. Balıkçının 4 bilemedin 5 mezesi vardır, onlardan şaşmam: Beyaz peynir-kavun, pilaki, çiroz, lakerda (bu son üçü adam gibi yapılmış olacak, ki nadirdir – İstanbul’da bugün iyisi var mı, emin değilim), hadi şimdi moda diye (balıkla gitmese de) patlıcan salatası.

Boğaz çocuğuyum ben. Bayat, eceliyle ölmüş yahut buzhane görmüş balığın kokusunu bir kilometreden alırım. Hani neredeyse, canlı görmediğim balığı yemem. Sonra, eskiden oltaya gelirse martılara, kedilere attığımız mezgit vb balıkları yemem. Tatlısu balığı yemem. Vesaire, vesaire… Kılımdır yani!

Ama ayda en az bir kere karı-koca Set’e gideriz. Ben, şahsen, 1967’den beri. Ferda beyin babası Nüzhet amcanın zamanından beri. O zamanlar ‘Nüzhet’in Yeri’ne giderdik. Yolun öte yanında, küçük setin üstünde bir lokantaydı. Tabii farklıydı. Şimdi fabrika gibi maşallah…

Neden Set, söyleyeyim. Bildik tanıdık yer. Çok önemli. Balıkçıda beni en çok rahatsız eden şey: (1) Ne kadar taze ve 2) ne kadar kazık yiyeceğimi bilmemek. Onun için tanımadığım yere gitmem. Her an kazıklanacak hissini sevmem. Set’in kalitesi değişmez, çalışanları iyidir (yeri gelmişken eski şef garson rahmetli Yusuf beye bir selam gönderelim), fiyatı düzgündür.

(Set için bir büyüğüm bir zamanlar şöyle bir referans vermişti bana: Bak, Museviler bir lokantaya gidiyorsa, sen de gidebilirsin: Hem yemekler iyidir, hem fiyatlar uygundur. 🙂