SD- “Kült kitap” takıntımı biliyorsun. Bir gün kitaplı bir Serdar olursam eğer (ki kitabın vahiy yoluyla inmesi gerekiyor, benim yazacağım yok) ve bana “best seller mi yazmak istersin bir kült kitap mı?” diye sorsan, ittir et satıp satmamasını, kült olsun derdim. Az insan okusun bilsin; senede yüz bin, iki yüz bin satsın (!) ama okuyanların hayatını değiştirsin, silinmeyecek bir iz bıraksın…

Son zamanlarda Amerikan edebiyatına sardım ya (Ruslar’dan sonra bence en ‘büyük’ edebiyat Amerikan edebiyatı) Türkiye’de pek bilinmeyen bir takım kitaplar okuyorum, ‘mutlaka okunması gereken’ ama tek bir edebiyat kitabında bile adı geçmeyen.

(1990’ların başında ev bakıyorduk, babamla bir bahçeli eve gittik, kapıyı Tarık Dursun K. açtı. Babamla kucaklaştılar, evi mevi unuttuk, 3 saat sohbet ettik. Bir ara – bizim aile Sait’i çok sever [Sait Faik Abasıyanık ki Sait’in ‘a’sı kısa, Faik’in ‘a’sı yarım-uzun okunur, tersini yapanın ağzına ağzına kürekle vururum], babam sordu:

– Gençler Sait’i okuyor mu allasen?

– Yahu sorma Sait’in başına gelenleri! dedi Tarık Dursun.

– Ne oldu?

– Sait’i ders kitaplarına koydular bu sene…)

Algernon’a çiçekler’i (Daniel Keyes) geçen hafta bitirdim, elimde (adı çok kötü çevrilmiş bence – neyse ki okuduğum benimkiler çeviri değil) Alıklar Birliği (John Kennedy Toole) ve sırada Dalva (Jim Harrison) var.

Pek okunan bir kitap değildir, Algernon’a çiçekler’den iki kelimeyle söz edeyim, önemli bir kitaptır, bir bilim kurgu romanı, 1966’da yayımlanmış. Amerikalı biliminsanları ameliyat + hormon tedavisi yöntemiyle Algernon isimli bir beyaz farenin zekâsını geliştirmeyi başarırlar. Sonra buluşlarını insanlar üzerinde denemeye karar verirler ve bir fırında ayak işleri yapan, IQ’su 51 olan (50 embesilite’nin üst, 51 debilite’nin alt sınırıdır) bir adamı kobay olarak seçerler. Charlie’nin IQ’su birden 150’leri geçer, 3 ayda 20 kadar dil öğrenir vs ve o kadar ilerler ki denek olarak seçildiği projeye katkı yapmaya davet edilir. Ancak Charlie kader arkadaşı Algernon’un labirentte giderek yolunu bulmakta zorlandığını, delilik krizleri geçirdiğini ve zekâsının tekrar gerilemekte olduğunu gözlemler. Tekrar embesil hale gelmemek ve fırına dönmemek için tedavinin açığını bulması gerekir ki, zamanı çok sınırlıdır…

İşte hikayenin bu noktasında, yatıp kalktığı bir kadına şöyle der Charlie:

“Benim zamanımı birisi için harcama lüksüm yok. Ancak kendime yetecek kadar vaktim kaldı.”

Ben bu arada doğa dışı bir sebepten ölmezsem kanser olacağım, olmadı Alzheimer. Ama sana sorum demans-bunama olasılığı ile ilgili değil, daha genel, hayatî bir soru:

Ben de artık Charlie gibi (ki bence Charlie’nin trajedisi aslında yaşlanan ve giderek fizik, mental ve asıl hayal kurma kapasitelerini kaybeden insanın trajedisini remzeder) ‘bana kalan sınırlı zamanı’ çalan insanlardan, faaliyetlerden, şeylerden kurtulmak istiyorum; hatta biraz panik bile yapmaya başladım.

Haksız mıyım?

AE – Evet! Hayatta sevmem şu kişisel gelişim ağzını ama şunu söylemek zorundayım: O hiçbir zaman kurtulamayacağın, zamanımızı çalanlar, düşüncelerini de çalmasın senden.

Neyse.. bizim seninle tarzımız sohbetlerimizde özgürce kendimizi yaşamak madem, ben ne yaptığımı anlatayım sana.

Bazen seninki gibi üzerime geliyor düşünceler. Kaliteli yaşıyor musun diyor. Benim bulabildiğim, kısmen evet. İnişli çıkışlı. Bilançonun T cetveli gibi; bir aktife, iki pasife. Bir bana, bir ona.

İyi bir şeyin bedeli gecikti mi merak ediyorum.

Bu kadar basit değil tabii ama somut olsun diye.. iyi bir film için birçok kötü film.. küçük bir damak tadı için bir sürü emek.. daha basite ineyim, şahane bir rt’lik tivit için Dünya kadar akış okuma..

Boyutu en üst dereceye çıkarayım, hayatın tadını fark edebilmek için bizim yaşlara gelme..

Hepsi benim T cetveli.

Başa gelelim. Dedin ya sınırlı zamanımızı bizden çalan her şeyden kurtulmak istiyorum diye, ben de diyorum ki sana, o senden çaldıkça sen de ondan parçalar kopart canına yandığım.

Didişelim o sebeplerle.

Biz de kaparız aradan bir şeyler.

Gittiği yere kadar devam.

Değer be dostum.