AE – Teşekkür ederiz, güveniyorsunuz bize. İş ortamlarında yaşadıklarınızı hem aktaralım, hem yorumumuzla katılalım dedik, hemen iki işten çıkarma, bir mobing öyküsü geldi.

İşten çıkarma için -kendi adıma söylüyorum- benden bir hukukçu üslubu duymayacaksınız. İş Kanunu başka, iş hayatı başka. Olması gereken yok, olan var. Ben gerçekten bir çift şapkalıyım, böyle diyorsam böyledir:)

Taraf da tutmayacağım. Gayet gerekli işten çıkarmalar bilirim.

Gerçek öykülerimizden birinde diyordu ki, niye işten çıkarma acayip zamanlarda yapılır? Mesela tam yıllık izne giderken (ki öyle olmuş). Haklılık haksızlık meselesi değil, zamanlama çok kırıcı diyor.

İnsan haklı olarak durumu kendi başına gelenle tartıyor tabii. İK’yı meslek edinmiş bir insanın en sevimsiz görevlerinden birisi iş ilişkisini bitirmekse, o, çok daha fazla vaka yaşamış demektir.

Mesela bir defasında kendine bol süre tanınan birisi içeride herkese dedikodumsu mail’ler atmıştı. Bir başkası şirket ismi uzantılı hesabından müşterilere kurumu zor duruma sokan bilgiler göndermişti (yalan bilgi değildi ama niyet berbattı, siparişleriniz çok gecikecek çünkü ellerinde hammadde kalmadı, gümrükten çekmeleri gecikecek, siz unutun teslimatı gibi bir şey demişti).

Neyse, bunları niye anlattım, çünkü işverenler artık kötülükten korkuyor. Onun için bu paldır küldür göndermeler. Tamam, hiç hoş değil o zamanlamalar ama şu kadarını bilin: O bir etki-tepki. Belki biraz daha durumsal hareket edilebilir ama sonuçta tatsızlık onun doğasında var, ne yapsan yumuşatılamaz.

Öteki vakamız daha kanırtmalı. Çıkarılanın iki tane üstü var. Bir üstüyle ters düşüyor. Bir sürü haksızlıklara, hatta cinsel tacizlere direniyor. Sonunda üst yöneticisi birgün tamam bitti diyor. Onun da üstündeki yönetici istese pekâlâ gerçek olup biteni öğrenebilir. Hatta haksızlığı önleyebilir. Hayır, böyle yapmıyor ve “madem kendi yöneticin böyle istiyor, ben karışmam, onun isteğine uyarım” diyor. Mesele bu omurgasızlık işte.

Buna da diyeceğim şu: İş Kanunu çok geniş bir iş akdi feshi çerçevesi koymuş. Yaratıcılık kullanıp gerekçe bulmak çok zor değil. İşte sorun bu belirsizlikte. Onun için, yönetim kalitesi adına, bir kuruma, çok önemli bir iş düşer: Kanunun genel kapsamı içine giren kuruma özel sebepleri önceden somutlaştırmak. Böyle bir durumu kabul edemem diye baştan ortaya koymak.

Bir nevi oyunun kurallarını belirlemek. Gri alan bırakmamak. Hiç kimseyi, başka birinin insafına terk etmemek.

Ha.. bunların dışında yeni bir sebep mi doğdu, o zaman da o sebebi çıkartılana açıklamak. Net bir şekilde. Beğenmiyorsa o başka, iş mahkemeleri hâlâ çalışıyor.

Bu, benim gözümde işten çıkarmanın etiğidir. Bunun da etiği olur mu demeyin, esas bunun olur. İyi günde de, kötü günde de güvenilirlik, belirlilik, açıklık.

Neyse.. söyle Serdar sen ne diyorsun?

*

SD – Birinci durum, yani ‘kötü zamanda işten çıkarma‘. Şikayet sahibiyle empati yapabilirim sanıyorum, çünkü 25 yıl çalıştığım müessese, izne ayrılmama 24 saat kala beni işten çıkarmıştı. (Ve göreve geldiğinden beri bir gün açıp yaptığım gazeteye göz atmayan aciz genel yayın yönetmeni, hemen ertesi günü – eski yardımcım tarafından – hazırlanan gazeteye ilk ve son kez büyük ilgi göstermişti. Köşemde sert bir laf ederim korkusuyla.) Gerçi ben çok sorun etmedim, çünkü İK ve empati özürlü gazetem daha önce kocası işsiz kalmış bir kadın çalışanı itinayla kovmuştu, ailece aç kalsınlar diye.

Gelelim yaşanmışlıkla/gözlemle/sağduyuyla sabit olası sebeplere:

(1) En iyimser ihtimalle İK veya ilgili yöneticiler kötü niyetli değildir ama dikkatsizdir/empati yoksunudur.

(2) İK veya ilgili yöneticiler kötü niyetli değildir ama adam da değildir.

Çalışanın ‘insan’ olduğunu unutan çok İK yöneticisi bilirim.

(3) İK veya ilgili yöneticiler adam değildir/korkaktır: İşten çıkaracağın çalışanın gözünün içine bakmak yürek ister. Hele hele “Seni 15 gün sonra işten çıkaracağım” dediğin adamla 15 gün yüz yüze bakmak, çalışmak (hele bu çalışan Serdar Devrim ise) yürek değil, başka bir organ ister. (Gene size bir örnek: Genel yayın yönetmeni bir gün 35 yaşındaki yardımcısını çağırıp ‘X abiyi işten çıkarıyoruz, kendisine sen söyle’ demişti. X abi dediği o zaman 70 yaşında, en üst görevleri yürütmüş, 50 yıllık haşa beyefendi bir insandı. Normalde değil yayın yönetmeninin, gazetenin sahibinin teşekkür edip yolcu etmesi gereken biri. Genç yardımcı 20 yıldır abi dediği, babasının arkadaşını işten çıkarma görevini [Kendisine işten çıkarıldığını söylerim ama, “kendileri adam olmadıkları için bunu bana söyletiyorlar abi, kusura bakma” derim, diyerek] reddedince yöneticisiyle papaz olmuşlardı.) Bu yüzden, ihbar tazminatını da ödeyip (nasılsa vergiden düşülüyor) bir an önce işten çıkarmak isterler genellikle. Bunda, doğru, senin sözünü ettiğin ‘işten çıkarılan çalışanın gitmeden şirkete zarar vermesi’ ihtimali de etkilidir. Tabii işten çıkarma ne kadar haksız ise, bu risk o kadar büyüktür.

İkinci vakaya gelince, hani tacize varan baskılara direnen ve işten çıkarılan çalışanın durumu… Burada söyleyecek bir şey yok. Birinci sicil âmiri (tacizci) pisliğin biri de… ikinci sicil âmiri de adam değilmiş.