Ne çok katılmak isteyip de gelemeyen olmuş bu defa. Onlar istedi bunu. Hiç kırar mıyız, konuştuklarımızdan hatırladıklarım..

Önce Serdar’ınkiler.
Dedi ki..

• İnsanların hayalleri vardır. Hayal kurma özgürlüklerinden çok zor vazgeçerler.
• Hayallerini gerçekleştirme yolunda harekete geçerlerse o artık bir proje olur. Önemli değil.. yerine yeni hayaller gelir.
• Ama en kötüsü hayallerin bitmesi. Yaşlılık denilen o. Hayal kurmanın sona ermesi, yaşlılığın zihinde başlaması demek.
• İnsan yaşlılığında, geçmişte yaptıklarından pişmanlık duyabilir.. olabilir.. ama esas pişmanlığı yapabileceği halde yapmadıklarından duyar.
• Le Senne’in karakter tanımları vardır, ben kendimi ‘tutkulu’ya yakıştırırdım. Sonraları fark ettim ki ‘asabî’ tanımına daha çok uyuyorum. Çünkü o dönemlerde neye tutkum olduğunu hatırlamıyorum. Asabî karakter yaşayıp geçermiş. Yaşadıklarından iz kalmazmış. Belki de izler vardı silindi. Neyse.. onun için kendi 30-40’larım nasıldı bilemiyorum.

Bana gelince. Ben o zımbırtı sistemli anlatımdan başka şey bilmem ki. Yaşamın dönüşüm zamanlarını 10 yıllar halinde kafamda yapılandırdım. Anılarım da tutanak gibi net hafızamda.

Şöyle bir gerçek var: İnsan içinde olduğu durumu hiç değişmeyecek gibi hissediyor. Öyle olmuyor işte. Yeterince zaman geçince kendine uzaktan bakmak şaşırtıcı. Başkasını seyrediyormuş gibi.

Yaş dönümlerini herkes konuşuyor. Hatta yaşları değiştiriyorlar. Dünya Sağlık Örgütü’nün o iddialı tezini unutmadık (18-65 yaş arası genç, 66-80 arası orta yaşmış, yok artık!). Onun için fizyolojik yaş dönümü genellemeleri fazla geyik bir konu. Bugünkü amacımız o değil.

En güzeli bilimsel bir dayanak bulmak. Ben buldum. Şu Erik Erikson var ya (1902-1994). Freud’un dönemdaşı psikanalist. Onun meşhur ‘yaşamın 8 evresi’ kuramı var. Çoğu Freud’dan alınma. Asıl ilgimi çeken o evrelerin geneline verdiği isim: Psikososyal Kişilik Gelişimi (Ego Psikolojisi diyenler de var). Budur! Bizim burada konuştuğumuz bu olacak işte.

Erikson, son 3 evreyi (ki ilgilendiğimiz onlar) yaş aralıklarına bölmüş ve çok güzel adlandırmış. Bayıldım.
* 20-40 ilk yetişkinlik
* 40-65 yetişkinlik
* 65 üstü yaşlılık
Ben ne uğraşacağım daha yaş dönümleriyle? İşte mis gibi ayırım.

• Bana en zor yaş dönümü hangisiydi deseler 40’ların sonu derdim. Sıkı bir bunalımdan geçtim. Meğerse okuduklarım, araştırmalar diyor ki, en zoru 30’larmış.

30’lar niye bu kadar sorunlu biliyor musunuz? Çünkü toplum onlara çok baskı yapıyor. Hayatlarında bir sürü ‘copy-paste’ var. Kendileri olmalarına izin verilmiyor. Herkesin eli onların üzerinde. Onlar da 30’ların başında gönüllü kurbanlığı kabul ediyorlar. Sonra gelsin iç çelişkiler. Hayatlarından çok memnuniyetsizler ama paralize olmuş gibiler, çoğunun baş kaldırma cesareti yok. En kolayı düşünmekten kaçmak.

Bir psikolog, onlar için ‘tutuklu kalmış yetişkinler’ demiş. Çünkü tam Araf’talar, ne ergen, ne yetişkin. 30’larda ilerledikçe keşkeleri de çoğalıyor. Motto soruları şu: ‘Gerçek isteğim bu mu?’.

Nerede okuduğumu unuttum, en çok boşanmalar 30’ların ikinci yarısında diyordu. Bu kendi halini beğenmeme yüzünden. İşini sorgulama.. eş seçimini sorgulama.. yani bir pişmanlık duygusudur gidiyor o yaşlarda.

Ha.. bir şey daha. Çok önemli. 30’lar, yeni yaşamlarımızda, iş hayatındaki altın dönem. Yeterince donanımı ve şansı olanlar (evet bilerek söylüyorum) yapabildiği kadar iş değiştirebilirler. Beğenmedin mi, bas git. Aranan özelliklerin varsa yürü! Çok iş değiştirdim ne derler kaygısı yok. Bu çok yeni bir tarz.

Kendi 30’larım için geçerli değil bunlar. Çünkü başka bir dönemdi o. Sağ-sol kavgası, bizim saflığımız.. Şikayet etmeyi, memnun olmamayı bilmezdik ki biz. Aslında bir bakıma ziyan olmuş 30’larmış bizimki.

• 40’lar kreşendo zamanı. Artık cv’lerin değil, referansların ve ‘network’lerin konuştuğu zamanlar. Kimisi için, işinin efendisi olduğu zamanlar. Çocuklar ergen, iş tam gaz. Hayatın anlamının hobilere kaydığı zamanlar:) Birisi o yaşlar için şöyle demiş: ‘Muhteşem, eğlenceli, korkusuz’.

Görünen kısmı bu ama arka plan sıkıntılı.

Kadınla erkeğin farklı büyüdüğü, olgunlaşmada eşzamanlılığı kaybetmeye başladıkları dönem bu. Kadın, fiziken yorgun ama ruhen en olgun zamanında. Erkek, 10-15 yıllık evliliğin metal yorgunluğunu atamamış, gelgitlerde.. ve hatta son hızla 40’lı yaşların sonundaki büyük bunalıma doğru ilerliyor.

40’ları, beklenen İstanbul depremine benzetirim. Faylar yerinden oynabilir de (anlam arayışları, absurd bulmalar, dolup taşmalar, radikal arayışlar), bu büyük gerilimin üzerinde -yok sayarak- yaşamaya devam edilebilir de..

Bir şey daha. Yeni iş hayatı algısında (tabii ki özel sektörün dibi için geçerli bu) 40’lı yaşlar, 60’lara karşılık gelir. O kadar üst bir aşamadır ki, ötesi yok sayılır. Sıfırdan iş bulma şansı yok gibidir. Onun için genellikle o yaşlarda eğitmenlik ve ‘free lancer’lık planları havada uçuşur.

• 50’ler, uzatmalardır. Gerçeklere toslama zamanlarıdır. Fiilen olmasa da zihinlerde emekliliğe hükmedilme yaşlarıdır. Hâlâ çalışanların bir nevi soyutlandığı dönemdir. Kurtulmanın iki yolu vardır: Ya laf edemeyecekleri kadar üst bir pozisyonda olmak, ya da kendi işinin başında olmak. Sessiz linç derim ben buna.

• 60’lar için sosyal medyada sık rastladığım bir düşünce şablonu der ki, ‘aslında onların olmaması lazım, onlar yoklar zaten.’ Genel algıda düne aittirler ve konu dışıdırlar.

Erikson, o iki uçlu (siyah-beyaz) yaşam evreleri kuramında, 60’lar için iki kutup vermiş: ‘Bütünlük’ ya da ‘umutsuzluk’. Bütünlük kavramına Serdar ‘tamamiyet’ diyor.

Ben bütünlüğü, ‘hafifleme’, ‘sadeleşme’, ‘vazgeçebilme’ diye tanımlıyorum.

Canlı SADE’cilerden birisi ‘ne derlerin bitişi’ dedi. Güzel.

Böyle işte.

Alın size baki kalan bu kubbede bir hoş sada özeti:))