SD – Ahmet izninle, önce takipçilere bir diyeceğim var :

Kimseyi üzmek, kimseyi kırmak istemem. Zaten biz, Ahmet’le bu işe girişirken, iki şart koyduk kendimize:

– Din yok, siyaset yok!

Ama Türkiye’de din, hayatın içine öyle sokuldu, öyle sokulmaya çalışıyor ki, bazı şeyleri konuşurken etrafından dönmek mümkün değil.

Hadi şu ramazan günü hoşgörüyle okuyun diyeceklerimi.

İnanın ne bir din eleştirisi, ne bir siyaset eleştirisi. SADE bu: İnsanı ve önce kendimizi sorgulamaktan ibaret.

*

Şimdi sana soruyorum Ahmet, önce giriş yapayım ve gerekçemi söyleyeyim:

Geçenlerde bir tam gün, daha doğrusu gün doğumundan gün batımına, pencerenin önünde, masamda oturup çalıştım. Terasın kapısı açık haliyle, çünkü sıcak. Sabah ezanından yatsıya kadar. Ölçü olarak ezanları söylüyorum, çünkü bize en yakın cami epey uzakta, ama ona rağmen müezzin bizi namaza ikna etmeyi vazife edindi. Hani dil bilmeyen insanlar bağırırlarsa turistlerin Türkçeyi anlayacağını sanırlar ya; bizim müezzin efendi de ne kadar bağırırsa bizim o kadar âbid (ibadet eden) olacağımıza kani (inanmış) zahir. Bu arada Diyanet’e de tvit attım ama bir cevap alamadım: Benim bildiğim, çocukluğumda öyleydi en azından, çocuklara, hastalara, yaşlılara hürmeten, sabah ve yatsı ezanlarında ses fazla yükseltilmez. Ama birbirimize saygı, zamanın ruhuna ters, biliyorum.

Evet, benim masamda oturduğum 17-18 saat içinde 5 vakit ezanı okundu, bir de yakın bir camiden pek güzel bir sala verildi.  Sala haliyle hüzünlü bir çağrı. İşimi bıraktım, yorgunluktan batan gözlerimi yumup dinledim ve dinlerken de şunu düşündüm:

Neden Ortadoğu kökenli üç büyük semavî din, üçü de, insanlara sürekli öleceklerini hatırlatmak, bir an bile unutturmamak ihtiyacı duymuş acaba? (Biz biraz abartıp Zincirlikuyu kapısının alınlığına da ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ diye yazdık, biliyorsun.)

Eğer eski Mısır’ın felsefî bir mirası değilse – çünkü eski Mısır ölüm ve ölümden sonraki hayat saplantısı olan bir medeniyettir biliyorsun; buna karşılık Roma ama asıl, evet asıl Eski Yunan, felsefeyi ve demokrasiyi icat etmiş, yani insan evladının bu dünyada da mutlu ve huzurlu yaşamasının mümkün olduğuna inanmış ve bunun yollarını aramıştır. Ki Yunan kültürü, geç dönem Eski Mısır’da da, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın çıktığı çağlarda da, Ortadoğu’da çok yaygın ve etkiliydi biliyorsun.

Ama acaba neden (hem eski Mısır hem de) her üç tektanrılı din, bu iki birbirine tam zıt bakıştan varlığın merkezine yaşamı değil ölümü, bu dünyayı değil öteki dünyayı oturtma ihtiyacı, gereği duymuş acaba?

Tekrar söylüyorum, din konuşmuyorum, din tartışmıyorum, bir vakıayı sorguluyorum, çünkü bu tercih 3 bin yıldır Ortadoğu’nun kaderini belirliyor. Buna bizimki de dahil.

AE – Bizim konuşma tarzımız komiktir, başka tellerden çalar gibi görünürüz ama hoop birleşiriz bir yerde.

Üstelik benim ezelî misyonum konunun akışındaki bütünlüğü kopartmamaktır malum.

Şimdi beni affedin (sen ve okuyanlar), katır kutur bilgi paylaşacağım. Ama şöyle: Kısa kısa, değişik ders kitaplarından aynen alıntılayacağım. Bunların bir ilintisi var. Sonunda parçaları birbirine bağlayacağım.

Yallah başlıyorum:

• İnsanlar tutumlara sahip olarak doğmazlar, sonradan öğrenirler.
• (…) başkalarının tutumlarını benimseyerek kendi tutumumuz haline getiririz (kitap sosyal öğrenmeyi anlatıyor).
• (…) sosyal öğrenmedeki en yaygın yanılsama otomatik inanmadır. İnsanların, duyduklarını doğru varsayma eğilimi vardır.
• Schachter (1951) deneyinde, grup üyelerinin, kendilerine uyum sağlamayan üyelerini sevmediği ve ona hoşgörülü davranmadığı görülmüştür.
• (…) medya ve güçlü rol modellerinin tekrarlamaları tutumları güçlendirir.
• (…) kitlelerin tutum gelişimi, zaten var olan tutumlarının öne çıkarılması ile de sağlanabilir (kitap toplumsal hafızayı ve önyargıları anlatıyor).
• (…) Lambert ve Klineberg deneyleri (1967), 6 yaşından itibaren çocukların, uluslar arasında fark gözettiğini ve sevme-sevmeme duygusal boyutu üzerinde ulusları ayrıştırdığı görülmüştür.
• (…) önyargılar açık veya sessiz/gizlenmiş de olabilir (kitap ortamsal etkiyi anlatıyor).
• (…) Tajfel (1978), kategorileştirmenin bir sosyal kimlik türü olduğunu söyler.
• (…) belli bir düzeyde korku yaratma ve arkasından ne yapılması gerektiğini açıklayan basit reçeteler verme, insanları belli bir davranışa yöneltebilir.

Ders bitti. Şimdi yukarıdakilerden çıkartılmış kilit kavramları sayıyorum:
• Çocukluktan itibaren sosyal öğrenme
• Dönemsel sosyal tutumlar (~kültürler)
• Gruba uyma baskısı
• Rol modelin tekrarlamalarının etkisi
• Toplum hafızasındaki önyargılar (ortamsal etki)
• Kategoriler üzerinden sosyal kimlik kazanma
• Korkuyla sosyal tutumları yönetme

Unutmadııım, şimdi senin dediklerinden alıntılar yapalım:
• Gittikçe yükselen ezan sesi
• Birbirimize saygı artık zamanın ruhuna ters
• Semavî dinlerde sık sık ölümü hatırlatma
• 3.000 yıldır Ortadoğu’nun ortak kültürü

Ve sentez!

Evet.. açıkça gösterdim ki biz din konuşmuyoruz, sosyal psikoloji konuşuyoruz. Çünkü dediklerinin bütün sebep ve sonuçları orada var.

Toplumun büyük bir kesimi, son yıllarda anonim hafızasındaki kültür kodlarını derinleştirdi. Kalıplaşmış tutumlar açığa çıktı. Uyma baskısı arttı. Kategoriler üzerinden keskin sosyal kimlikler oluştu. Ve din, amacından bağımsız olarak bir pekiştirici olarak kullanıldı.

Budur.

Bütün bunlara rağmen gene de isterdim ki, tüm toplum için başlıkta dediğimiz olsun.