SD – Hani çocukluğumuzda bir espri vardı:

– Sadece aptallar söylediğinin kesin doğruluğuna inanır…
– Bu söylediğinin doğru olduğundan emin misin?
– Kesinlikle!

Jim Harrison’un Dalva’sını okudum geçen ay. Şöyle bir bölümün altını çizmişim (tercüme benim):

“Dünyayı dolaşan ve içine doğdukları kök-kültürlerinden uzak yaşıyan insanlar gibi, Paul’ün bir çok konuda kesin fikirleri vardı. Bu, yalnız yaşayan insanlarda, münzevilerde, kırsal kesimde tek başına yaşayan bekârlarda, kapancılarda sık görünen bir durumdur.”

İnsan belli bir yaşa gelip, belli bir olgunluğa erişip (bu iyi bir erişimdir kötü bir erişimdir ayrı mevzu) geriye kendine baktığında, fiyakayı bozup yüksek sesle söyleyemese bile, ne çok konuda ve ne kadar radikal görüş ve söylem değiştirdiğini fark ediyor.

Tabii (1) dünya değişiyor (2) şartlar değişiyor (3) sen değişiyorsun. Düşüncelerinin ve söyleminin değişmesi çok doğal. Sadece deliler ve meczuplar fikir ve zikir değiştirmez. Spektrumun öbür ucundakilere de günümüzde ‘fırıldaklar’ diyoruz. Ya da rüzgârgülleri. (Milliyet’te bir gün Mehmet Barlas’a hitaben “Bir Fransız sözü vardır: ‘Rüzgârgülü dönmez, rüzgârın yönü değişir’ derler” diye yazmıştım da, söyleyecek laf bulamamış, bana – bir kadın mahlasıyla yazdığım için, “Bir hermafrodit bana laf atmış” diye cevap verebilmişti.)

Ama bunun ölçüsü ne olmalı? İnsan bir ömürde ne kadar değişebilir? Ne ölçüde ve ne sıklıkla değişmek sağlıklı ve hatta faydalıdır? Ne çok ve ne kadar değiştiğini gördükçe insan, fikrinden/zikrinden şüpheye mi düşer, kanaatlerini ve söylemlerini yumuşatır mı ve hatta yoksa giderek susar mı? Yoksa inatlaşır ve katılaşır mı? Herkes yaşadığı değişimin farkında mı, yoksa değişmediğini inananlar da var mı?

Düşünüyorumda acaba bu süreci nasıl yönet/tim/iyorum? Düşünmem lazım…

Sen?

AE – Kadim konu.

Nereden bulursun böyle çıkmazları?

Kişilikler değişir mi tartışmasını düşündürdü bana. Freudçu görüş der ki, hâşâ! Doğduktan sonra ilk kayıtlar nasılsa öyle gider, geçmiş olsun.

Sesi az çıkan bir takım modernler bu kadar katılığı ‘out’ bulurlar. Tutumlar yaşadıkça değişiyorsa, kişilik özellikleri de gelişebilir derler. Ne yaşandığına bağlı olarak. İz bırakacak kadar etkili yeni data girmesi lazım hafızaya.

Yani güçlü yeni tutum, eski tutumu kovar.

Hatta psikologlar tutumların değişmesi değil, yer değiştirmesi (shifting) derler. Çünkü eskisi yok olmaz, sadece gücünü kaybeder. Hafızada bir yerde uyur. Bir anı olmuştur.

Birisi inatla değişmiyorsa eski altyapısı taş gibidir; mevcut tutumları o kadar güçlüdür ki, yenilere izin vermiyordur. Kendi içine hapsolmuştur. Patolojik algı bariyerleri vardır.

Rüzgârgülünü saymam. Onunki bir değişim değil, onun doğası rüzgara dönmek. Hep öyle döne döne sürüp gidecek.

Kendimden düşünüyorum. Çok törpülendi köşelerim. Güzelce düzleştirildi, cilalandı. Hayatta aldığım derslerden köklü yeni tutumlar geliştirdim; bilemiyorum onları yeni kişilik özelliklerim diye bağrıma basabilir miyim? Yoksa sadece bilinçli hayatta kalma stratejileri mi?

Bıkkınlıklar, deja vu’ler, genellemeler, yorgunluklar, kestirmecilikler, ağzı yanmışlıklar, vazgeçişler, refleks tepkiler, deneyimler, çok mersi ben almayayımlar değişim midir?

Yoksa basit dersler mi?

Hayat mı zorla buraya getirdi, yoksa bu bir iç yolculuk mu?

Bu bir olgunlaşma mı, terbiye mi?

Bu yeni ufukların keşfi mi, kaçış mı?

Bu ilerleme mi, ödül/cezayla pekişme mi?

Benim de düşünmem lazım.

Belki de hâlâ yeterli zaman geçmedi, daha ileride bir daha konuşmak lazım.