SD – New York’ta yaşayan İsrailli Arap yazar Sayed Kahua’nın dostu İsrailli Yahudi yazar Etgar Keret’a mektubundan (Ekim 2014) :

“Bugüne kadar başka bir yerde yaşamayı hiç aklımdan geçirmemiştim. Bana ‘İsrail’i terk etmeyi düşünüyor musunuz?’ diye soran olduğunda hiç tereddüt etmeden cevap verirdim: ‘Asla! Benim burada verecek bir savaşım var.’ Ama biliyorsun, bu yaz savaşı kaybettiğimi anladım. Bu yaz, artık çocuklarıma bir gün demokratik bir devletin gerçek vatandaşları olacakları yalanını artık söyleyemeyeceğimi kabul ettim. Bu yaz İsrail vatandaşı Arapların durumunun asla düzelmeyeceğini anladım.”

Etkar Keret’in cevabından (Ekim 2014) :

“Son savaş esnasında çevremde korkudan ziyade yaygın bir acizlik ve umutsuzluk havası algıladım. (…) Ve umutsuzluk korkudan çok daha tehlikeli çünkü korku içsel bir duygudur ve harekete geçirir. Halbuki umutsuzluk insanın elini kolunu bağlayan pasif bir duygudur, tahammül edilmez bile olsa gerçeğe teslim olmaya zorlar. (…) Garip gelecek ama, durum ne kadar kötüleşirse, değişim o kadar kaçınılmazdır.”

Pek çok insan kendi kendine bu soruyu soruyor bugün, ben de sana soruyorum, istersen cevabımı da sonunda veririm:

– Ne olursa, “Artık İstanbul’da, hatta Türkiye’de yaşayamam, giderim” derdin?
– Gidebilir misin?

AE – Geç kaldın, ben de kendime sormuştum:)

Çıkmaza girdiğim zamanlarda refleks bir düşünme tarzım var: Daha önce yaşadıklarımla karşılaştırmak. Daha kötüsünü yaşadım mı? Uzun süre bu soruya evet dedim. 70’ler daha kötüydü. Sağ-sol kavgası bir iç savaştı. Tüm umudumu kaybettiğim zamanlar olmuştu. Hatta Evren bu duyguyu kullandı, hep bunu hatırlattı, bu gerekçeye bağladı. Bu bir meşrulaştırmaydı ve insanlar bunu kolaylıkla anlıyordu.

Artık geçmişteki en kötü halimizle karşılaştırmada ne hissettiğimden çok emin değilim. O kadar monoblok bir dayatmayla karşı karşıyayız ki, kendimiz olma hakkımız kalmadı.
Daha önce hiç görmediğim teknikler uygulanıyor üzerimizde.

Gerçekten 2002’den beri yaşadıklarımızı karşılaştırabileceğim bir kayıt bende yok.

Tribündeki salak seyirciyim. Bir bu yana, bir o yana bakıyorum. Bazen tarafları karıştırıyorum.

Senaryo dışı bir figürüm. Rolüm yok.

Oyum çöp.

Yokum be yokum. Temsil bile edilmiyorum.

Tek ne konuşulduğunu anladığım ortam Twitter’daki akışım.

Zaten apolitiğin tekiyim. Çoğu insanı ilgilendirmeyen zevklerim var. Yaş gelmiş bilmem kaça. Sadece kalemime hâkim olduğum için yazarak kendimi gerçekleştiriyorum, başka bir halt bilmem.

Zengin değilim. Yeni hayat projeleri için param yok.

Düz bir fizibilite sonucu olarak, ‘gidemem’ arkadaş.

Bugünkü durum siyasi bile değil, dibine kadar sosyolojik. Tanımadığım çevrem çok mutlu. Sokakta karşılaştığım normal insanların çoğu ölüyor zevkten.

Durumu, klasik entelektüel birikimimle kendime bile açıklayamıyorum.

Ortada kabak gibi bir sonuç var.
Bir uzaylı kadar yabancıyım.

Yani ben buradayım.

Tribünde, kakılmışlar bölümünde oturuyorum, geleceğime boş boş bakıyorum ve paralizeyim.

Tek yaptığım zihnimle uğraşmak, onu koşturmak.
Ona sığındım.

SD- Uzatmak istemiyorum, yoksa söyleyecek çok şey var. Bence durum 70’lerden çok daha kötü. Niyesine yerim yok, şu kadar:

O sağ-sol savaşıydı. Bu aydınlıkla-karanlığın savaşı. («Nûr karanlıkları aydınlattı, lâkin karanlıklar onu kabul etmedi…»)

İktidar bize hanidir “Arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık…” diyor da, biz duymazdan geliyoruz. Artık daha sert söyleyecekler, sonra söylemekle kalmayıp eyleme geçecekler.

Gitmek çok zor.

Gidersem (tabii çoluk çocuk gidersek) bu kararımdan pişman ve kalan ömrümde çok mutsuz olacağımı biliyorum.

Ama gitmez ve bu kararımızdan pişman olursak…

Düşünmek bile istemiyorum.

“Çok karamsarsın” diyorlar. 1930’larda Almanya’dan kaçıp ABD’ye yerleşen yönetmen Billy Wilder’ın (1906-2002) lafını bilirsin:

“İyimserler kendini Auschwitz’de buldu, kötümserler Beverly Hills’de…”