SDHürriyet İK’da ilk imzalı yazım 2008’de yayımlanmış. Başlığı “Kifayetsiz muhterisler ve cahil cesareti”…

Burada Dunning-Kruger Etkisi’nden söz ediyor ve buna Türk sağduyusunun yüzyıllardır ‘cahil cehaleti’ dediğini söylüyordum.

İki uzman özetle ‘Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır’ der. (İlginçtir, bu cümle de Charles Darwin’e aittir.)

Niteliksiz insanlar :

– ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler ;
– niteliklerini abartma eğilimindedir ;
– gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler ve
– eğer nitelikleri, belli bir eğitimle, antrenmanla artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Dunning ve Kruger bu teoriyi test de etmişler, detaya girmiyorum.

Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu ‘yetersizlik + haddini bilmeme’ kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi yani.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan ‘yetersiz’, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir ‘hak’ olarak görecektir. ‘Uyanıklık’ bilecektir.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten genelde ‘aynı yoldan geçmiş’ insanlardır.

Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, ‘kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek’ adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu’nun Peter Prensibi’nin (Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır.

Bu teori ve benim yorumlarım doğru mu diye sormuyorum, 25 yılı gazetede olmak üzere 40 yılı tamamlayan çalışma hayatımda bunu yüzlerce kere test ettim, yaşadım.

Şimdi sana şunu soruyorum:

1- İK bu etkiyi etkisiz hâle getirmek (a) ister mi? (b) isterse bunu yapabilir mi? (c) nasıl yapabilir?

2- Eğer İK’cının kendisi de su katılmamış bir ‘kifayetsiz muhteris’ ise ne olur…diye  sormuyorum. Bakınız Hürriyet gazetesi…

 

AE – Kolay sorudan başlayabiliyor muyuz?

İkincinin cevabı basit, İK’cımız malum türdense popüler kültürle hoş bir uyum (uyma demedim) vakası yaşanıyor demektir. O kültürde herkes birbirinin dilinden anlar. Yani her an, herkes herkesle dalaşacak, kim daha dişli çıkarsa öteki kuyruğunu kıstıracak, hatta cezalandırılmayı kabul edecektir. Taa ki kendi de bir fırsatını yakalayıp başkasına yapıncaya kadar.

Kifayetsiz İK’cımız mahallenin abisidir, mahalle içinde gücü yetmezse dışarıdan gelenlere eziyet eder.

Gelelim zor soruya (kaç dakika kaldı bu arada?)

İK’cı, akıntıya ters yüzmeyi ister mi?

Bulunduğu kurumun kültürüne ‘rağmen’ davranabilir mi?

Pozisyonu iyiceyse, bir Robin Hood karakterine sahipse, bedelini öderse ve bunu parlatmadan, sessiz/derinden yaparsa evet.

Bedel nasıl mı ödenir? Her yaptığının doğruluğunu kanıtlamak zorunda kalarak, her yaptığını savunmak zorunda kalacağından sürekli bir sürü ayrıntıyı hatırlayarak.

Bir insan, kurumundan farklı bir İK’cı olmayı neden ister?

• Ona değişim ajanlığı misyonu vermiş çok sağlam bir hâmisi varsa,

• Ya da kurumsal bir yerde, kendi şânı için böyle bir misyonu kendi üstlenmek isterse.

Olur yani, olmaz değil.

Ben yaptım.

Olmadı:))

Nasıl başarılı olabilirdin dersen.. buna, anlaşılmama pahasına az öz cevap vereceğim: Diplomasiyle. Lobicilikle. Stratejiyle. En tepedekilerle ilişkileri yöneterek. Fikirlerini önceden doğru pazarlayarak.

Bunun İK ile bir alakası yok.

Ama bugüne kadarki deneyimim diyor ki, önden bu vakti kaybetmezsen, sonrasında harcayacağın tüm vakitleri kaybetmiş sayılırsın.

Neyse ben susayım. İnce işler bunlar.