AE – Hadi Serdar, havadan sudan takılıyoruz bu defa. Hale bak; Ağustos ortası, anormal uzun bir tatilin başındayız, memlekette durumlar gerçeküstü (ki bu kusursuz bir gerçeklerden kaçış nedeni).. Normal bir konu yakışmazdı zaten.

Şimdi.. içimde bayram denince yakaladığım duygulara bak.

Fonda asansör müziği gibi stabil bir kaygı. Muhtemelen döndükten sonrası ile ilgili.

Hiçbir çoşkum yok.

Sürekli bir kalabalıklardan kaçma ve kazıklanmama üzerine savunma hali.

Sokaklarda çok tanıdık sahneler görme korkusu.

Ben nasıl böyle oldum diye düşündüm.

Çocuklukla ilgili bir şey değil, kesin. Hatırladığım en erken zamanlara gidiyorum; kesin nötrüm. Biz pek geleneksel bir aile değildik. Babam kurbanı hep bağışlardı. Ya da ev dışı bir yerlerde kesilirdi. Bende izi yok. Şehir kulübüne giderdik bayramın ilk gecesi (Antakya’dan bahsediyorum). Bir bahçesi vardı. Belki orkestra olurdu. Annem babam ben. Bayram benim için bu.

70’li yıllar. Yatılı okul yılları. Eve gitme zamanı. Bak orası çok önemli. Güzel yemekler, uyku.

80-90’lar kendi çekirdek ailemiz. Altan çok küçük. Öncesinde hayatımda hiç olmayan rutinlerle tanışma. Şablon gibi bir Bayramın ilk günü. Öğleden sonraya kadar biten default 3 ziyaret. Sonrası, sıkıntıdan patlamış vaziyette ne yapacağımı bilemediğim saatler, günler. Yürüyüş desen bitiyor. Sinema desen, çoğu kez doğru dürüst film yok. Bayramlarda tek güzel hatırladığım şey akşamları dışarıda yemeğe çıkışlarımız.

Vay be, bak şimdi düşündüm. Beni hep dışarıdaki yemekler mutlu etmiş. Ne kadar önemli yeri var hayatımda.

Şehirlerarası tatil cinneti o yıllarda pek başlamamış demek ki. Herkes İstanbul’daydı ve öyle feci kalabalıklar hatırlamıyorum.

Hafızam beni yanıltmıyorsa bu İstanbul dışı otel+uzun yol obsesyonu son 15-20 yılın konusu.

Gerçekten anlamadığım şu; hiçbir eziyet, zorluk, parasal yük, tatil kalitesizliği insanları yıldırmıyor. Vecibe gibi canına yandığım. Vallahi şaşkınım. Ben iyice siniyorum evde.

Uzun bayramlara nasıl hazırlanıyorum biliyor musun? Doğal bir felakete hazırlanıyor gibi. Buzlukta bi şeyler var mı, biraz sebze stoklayabildim mi, ortasında bi yerde bir şey bozulursa nasıl idare ederiz falan diye düşünürken buluyorum kendimi. Hastalanamazsın. İlaç ihtiyacın olmamalı. Bir şey bozulmamalı. Kazasız belasız hayatın bu felç dönemini atlatmaya bakıyorum.

Yıl başlarında takvime bakarım bazen, gene o 9 günü görürsem aylar öncesinden basar bana.

Ne diyim, yorgun insanlara helali hoş olsun. Dinlensinler. O yönünü de görmezlik edemem.

SD – Seninle bu konuyu hiç konuşmadık. Ama bana “Ahmet bayrama ne gözle bakar, bayramda (bayram tatilinde yahut) neler hisseder?” diye sorsalardı, iyi kötü yukarıda yazdıklarını söyleyebilirdim. Sen de muhtemelen benim söyleyeceklerimi tahmin edersin.

Benim çevremde sadece babanem (böyle yazasım geldi) namaz kılar, oruç tutardı. O kadar zaten. Yani sadece babanem için bayramların bir dinî anlamı vardı. 1997’de vefatına kadar, iki bayramın birinci günü babanemin sofrasında bir araya gelirdik. Sonra mirası (aynı evde yaşayan) halam devraldı ama, önce büyükler birer birer gitti, sonra akraba-ı taallukat’ın ayağı kesildi. Bu bayram hala ziyaretini (o da karı koca ikimiz; çocuk ve torunlar tabii ki tatilde) üçüncü, dördüncü gün yapabileceğiz, hani âdet yerini bulsun için.

Benim dinî günlerle, millî günlerle âlakam yoktur. Senin gibi, bayram (tatili) geliyor diye içim daralır. Geriye dönüp bakıyorum da, hiçbir bayramda tatile gitmemişim, pek çoğunda çalışmışım.

Evet, eskiden bayramda ya köye ana-baba ve mezar ziyaretine gidilir, ya şehirde kalınır ve büyüklere el öpmeye gidilirdi. Galiba bayramı sadece tatil olarak algılayıp illa Akdeniz’e, Ege’ye tatile gitme ‘zorunluluğu’ hâsıl olunca (modayı ve sürüye katılmayı hiç sevmedim) İstanbul boşalır oldu. Bizim gibi burada kalanlar her ne kadar “Bayramların en güzel yanı yolların boş olması” falan desek de, sonuçta dediğin gibi, yapacak bir şey de yok, eve kapanıp oturuyoruz.

Hasılı bayramlar benim için biraz sıkıntı, biraz hüzün, biraz boşa geçmiş zaman…