AE – Geçenlerde birisine söylüyordum bunu. Hissettiğim ve yaptığım tam bu diye. Sonra kendi dediğime takıldım, ne demek kendi olmak diye.

Bir zamanlar bık bık kişisel gelişimle ilgili çok bahsedilirdi, holistic olun evlatlarım denirdi. Galiba bütünsellik karşılığı tutmuştu; bütüncü diyen pek duymadım. O aslında budur. İçi dışı bir. Aman ne buluş..  bizim atalarımız milattan önce söylemiş zaten.

Gel Serdar bunun derinine inelim biraz. Kendi üslubumuzca.

Boş ver bilimsel kalıpları, benlik-üst benlik falan, onlar kolaya kaçmak olur. Bozar bizi.

Ne hissediyorum ben artık biliyor musun, duygumu adıyla söyleyeyim: İsyan.. sıkıntı.. bıkkınlık..

Etrafımda çok şablon var.

Bir zirvede sunucu çıkıp bir şeyler söylüyor mesela. Önceden oturup birkaç seçenek düşünsem, neredeyse cümlelerine kadar tutturabilirim.

Azmediyorum, insanların bloglarını okuyacağım, ukalalık yapma oğlum diyorum. Ancak lise kompozisyon dersinde yazılacak dir-dır’lı upuzun bir girizgah, bitiyorum ben yahu. Vallahi baştan bitiyorum. Kopup gidiyorum.

Birisi sunum yapıyor. Safi şaklabanlık. Arka arkaya anekdotlar, alakalı alakasız videolar.. Neymiş, ona demişler ki, sıkma insanları, sabrı yok artık onların demişler, o da denenmiş şablonlarla elinden geleni yapıyor.

Ne zirvelerin, konferansların ilk molasında çıkmışımdır. Neredeyse kaçarak.

Bunlar bana şunu diyor: Bu kadar batıyorsa hep kaç oradan.

Bıkkınlık dediğim bu.

Bir aralar TED’lerden çok umutlanmıştım. Anladılar öteki tarzın boğuculuğunu demiştim. Orada da bir sürü yol kazası oluyor.

Popülizm her yerde.

Onun için kaybedecek bir şeyim yok noktasına geldim. Yanlış anlaşılabilir miyim? Evet, yaptığım gayet riskli. İstemeden kalpler kırılabilir mi? O da mümkün. Ama biraz daha dinleseler anlarlar samimiyetimi.

Sen de bu yolun yolcususun. Kıvırtmazsın. Dümdüzsündür. Sözünü sakınmazsın. Geldiğimiz noktadan devam değil mi? Hesap kitap yok bizde artık değil mi?

*

SD – Ahmet aynen devam. Ben bu senin geldiğin noktaya hiç gelmedim biliyor musun (sen çok sabırlı ve dirayetli bir insansın bana nazaran), ben hep bu noktadaydım. Anam beni bu noktada doğurmuş. (Ayrıca gıllıgışlı işler, ince hesaplar, sahtekarlık yapayım desem de beceremem, ne zekam yeter ne aklım.) 

Sahtekarlıktan ömür boyu nefret ettim. ‘Gibi yapanlardan’ tiksindim.

Son yıllarda büyük şirketlerde bir ‘oyun’ oynanıyor adeta. ‘Şirket yönetirmiş gibi yapma’ oyunu. Evcilik misali, ‘şirketçilik’.

Örnek istiyorsan ikimizin de seyretmediğimiz (ne yazık ki gazetecilik yaparken mesleğim gereği, en azından görmüş olmam / ne olduğunu bilmem gerektiği için göz attığım)  Türk dizilerindeki patronlara, şirketlere, yöneticilere, ortaklara (hepsi de manken haçan) bakman yeterli…

Çok şahit oldum, toplantıcılık oyunu oynayanlara, öğlen paus’unda Kanyon BigChef’’de sezar salad yemece oynamacalara, randevu set etmecelere… Bir takım ne iş yaptığı belirsiz, uydurma ‘taytıllar’a…

Evet, eğitimler-sunumlar bile artık ‘gibi’ de, sen onun için ‘bıkkınlık’ duyuyorsun.

Konuşturuyorsun bak beni, üstelik tahrik ediyorsun, senin dilinin kemiği yoktur diye 🙂

Patronluk yapma bilgi, tecrübe ve yeteneği olmadığı için ‘patronculuk oynayan’ bir patrona yeter ulan! dediği için 25 yıllık mesleğinden atılmış bir adama bu pas verilir mi yahu!…

AE – Susuyorum. Ve sana Japon selamı veriyorum, hafif eğilerek.