Benim bir zamanlar karanlık odam vardı. Siyah beyaz fotoğraflarımı kendim tabederdim. Çok severdim siyahın o tonlarıyla oynamayı. Bana bir dil gibi gelirdi.

Varşova doğumlu İngiliz yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Soğuk Savaş’ı da 2018 yılında, dar perdeli (sinemaskopun tam tersi) ve siyah beyaz bir film. Bu çok anlamlı benim için.

Bir şey daha var etkilendiğim: Filmin o unutulmaz final sahnesinin sonunda ekranda bir ithaf yazdı: Anneme ve babama. Bire bir olmasa da, onların imkansız zamanlardaki imkansız aşklarını anlatmış.

Pawlikowski 57’li. Anne babası boşandıktan sonra, annesiyle 1971’de İngiltere’de yeni yaşamına gitmiş. Oxford’da felsefe okumuş. Sinema tamamen onun yaşam seçimi. Pawlikowski’yi anlamak için belki şu da bir şey ifade edebilir: Eşinin kanser döneminde 5 yıl mesleğini tamamen terk etmiş ve ölünceye kadar ona bakmış.

2015’de IDA ile yabancı dilde film dalında Oscar kazanan, 2018 Cannes’da en iyi yönetmen ödüllü Pawel’i bu işte.

Ben film konusu anlatmam. Öylesine bir fikir olsun diye söyleyeyim, 1949’dan itibaren yıllarca süren bir tutkunun öyküsünü seyrediyoruz. Soğuk savaş Avrupa’sı sadece bir fon. Bu arada hep şu düşünceye gidip geliyorsunuz: Wiktor’un (Tomasz Zot) Zula’sı (Joanna Kulig) gerçekte bir ‘femme fatale’ mı? Bu tutkulu aşkın kaybedeni kim? Filmin sonuna kadar zigzaglar çiziyorsunuz ama finalde bunun cevabını buluyorsunuz.

Filmin tadını çıkarmak için iki şey yapmanız gerekir: Siyah beyaz sanat karelerini yakalamanız ve Wiktor’la Zula’nın duygu seyahatını yargılamadan anlamaya çalışmanız.

Değişimlerini, vazgeçemeyişlerini, ruhlarının bütünlüğünü ve finali.

Pawlikowski’nin anne babasına seslenişi bu film.

Onları anlamış.