SD – Sen “Şehirlilik-köylülük birbirlerinin alternatifi kavramlar değil. İkisinin arasında ne eğlenceli renkler var…” diye yazınca tivitirde, aklıma bin tane şey geldi.

Tabii bu kavramların tanımını yapmak şart konuşmadan evvel ama buna mecalim yok gecenin şu saati. Okuyanlar artık köylülük’ten şehirlilik’ten ne anlıyorsa, onunla devam edeceğiz…

Tabii şehirlilik de artık içinde yaşadığımız durumu tarif etmiyor. Ben İstanbulluyum, şehirli doğdum, şehirli büyüdüm mesela… ama ‘magapollük’ bambaşka bir şey. Küçücük bir örnek: Eskiden İstanbul’da kaldırımda düşmüş yatan biri varsa, ben koşar yardıma çalışırdım. Şimdi (New York’lular, Paris’liler gibi) tirencidir minercidir diye etrafından dolanıyorum. Mesela…

‘İkisinin arasında’ çok ‘eğlenceli renkler’ olduğu muhakkak. Belki sen bir iki örnek verirsin.

Ben ‘ikisinin arasında kalmanın’ ne kadar kötü olduğunu söyleyeceğim sadece. Ne-ne yani ‘ne şehirli ne köylü’ zihniyeti. Ne köylünün kendine göre (iyi veya kötü, tartışılır) ‘köylü ahlâkı’na sahip, ne de şehirlinin dünyaya, insana, kendine bakış açısına, şehirlinin (gene iyi veya kötü, tartışılır) ‘şehirli ahlâkı’na sahip… İki arada bir derede, ahlâksız demeyelim de a-moral yani ‘ahlâk normlarına tamamen yabancı’… Yani, zor bir tanım yapacağım ama, ‘bir ahlâka (bir etiğe diyelim çok eski geldiyse bu laf)… ‘bir etiğe sahip olma ihtiyacına sahip değil’.

Uzatmadan cuk oturan bir örnek vereyim size: Süleyman Demirel köylüydü, Bülent Ecevit şehirliydi, Turgut Özal ne-ne idi. Köylülüğünü kaybetmiş ama şehirli olamamış bir ara renkti, ‘eğlencesiz bir ara renk’ çünkü Türkiye’de pek çok ahlâksızlığın üzerindeki ayıbı kaldırdı. Hatta ‘ahlâkî kurallarla bağlı olmamayı’ MARİFET haline getirdi. Demirel’in çevresi de, ailesi de (Demirel’in en azından göz yummasıyla) çok hırsızlık, yolsuzluk yaptı, ama ‘köylü’ Demirel bununla hiç olmazsa övünmüyordu.

(Türk basınından da bir örnek verebilirim, Özal hayranı bir genel yayın yönetmeninden ama neyse…)  

Şehirlilik-köylülük arasında eğlenceli renkler var, ama bir ‘ölü nokta’ var ki… çok boktan bir renk orası.

AE – Biliyordum bu konuda kopacağını.

İlber Ortaylı hoca takıktır bu mevzuya, alır alır çarpar duvara, kasabalılık kültürü diye. Aslında zavallı kasabaların ne günahı var, konu, toplumsal evrimleşmede bir mutasyon. Ara Güler’in 50’li yıllar İstanbul’u fotoğraflarındaki insanların torunlarındaki genetik çıldırma.

Bugünküler, Nuri Kantar’ın ya da Hulusi Kentmen’in sevimliliğini yitirmiş versiyonları. 1942 Varlık Vergisi Kanunu sonrası.. 80’lerde Özal devri sonrası.. 2002’den bugüne kadarki zamanlarda paranın el değiştirmesinin öyküsünden bahsediyoruz aslında.

Bir kod adı lazımmış, şehirlilik-köylülük demişiz. Alakası yok kelime anlamıyla.

Tweet benim tweet’imdi. Biraz gizemli bir şekilde ikisinin arasında eğlenceli renkler demişim değil mi? Eh şimdi örnekler bulmak boynumun borcu oldu.

Mesela ben ocakbaşı kültürünü çok severim. Hepsine kebapçı deyip bir sepete dolduramazsınız; Antep, Mardin, Urfa, Adana, Mersin, Konya, Karadeniz, -tek tük- Antakya mutfaklarının şehirlerdeki ayrı ayrı varlığını severim. Çok renkliliktir.

Kabul edelim, bir dönem piyanist şantörler, ya da arabeskin çok sıkı yorumları gençliğimizi damgalamıştı.

70’ler Türk sinemasının fanları bugün bile etrafımda dolu. O filmler neydi ki? Bir kültür karmaşası.

Evlilik öncesi ve düğün gelenekleri hâlâ karışımdır. Her kültüre göz kırpar.

Anne yemeği ya da esnaf lokantası derler ya, bayılır millet, orası da şahane bir bileşimdir.

Bence bizi, kültürün, bilerek isteyerek siyasallaştırılması mahvetti. Yabancılaştık. Masumiyeti kaybettik. Sevimsizleştik.

Yaa bunu diyordum işte o küçücük tivitçikte.

Şehirli-köylü diye bir şey yok, evrim ve mutantları var.